Ayşe Sultan, Âdile Sultan’ı anlatıyor
Âdile Sultan gösterişi ve israfı sevmezdi. Gayet sade giyinir, epeydir devam eden Avrupalılaşma modasına yüz vermez, geleneklere özen gösterirdi.
Sultan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan, büyük halası (babasının halası) Âdile Sultan’ın bu yönlerini şöyle anlatıyor:
“Babamla (Sultan Abdülhamid’le) görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususî hazırlıklar yapılır, bu suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu.
“Hazinedarlar, askılar içinde kahvesini getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi.
“Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmî tazimi ifa eder, çıkardık.
“Babama, ‘oğlum’ hitabında bulunur, babam da kendisine; “Emredersiniz halacığım” cevabını verirdi.
“Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyi ederdi.
“Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mavi-elâ gözlü, nurânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı.
“Giyinmesi tamamiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden papuç giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine salta dedikleri bol kollu bir ceket geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve lâ’llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli iğneler takardı…
“Başka hiçbir mücevher nişan takmazdı.”
İnsanın başına her şey gelebilir. Âdile Sultan’ın da başına öyle bir şey geldi ki, insana “imkânsız” dedirtecek cinsten…
Bir gün kalfasıyla birlikte, Hırka-ı Şerif ziyaretine gidiyordu. Abdest tazelemek istedi. O tarihlerde İstanbul’da umumi tuvalet bulmak zordu. Kaldı ki, bir Sultan’ın herkesin gözünün önünde tuvalete girmesi edeb-erkâna aykırıydı.
Kalfa kadın o sırada önünden geçmekte oldukları konağın kapısını çaldı. Kapıyı açan hizmetçiye mazeretlerini bildirdiler. Hizmetçi içeri girip evin hanımına haber verir vermez, hanımefendi kapıya koştu. Nezaketle içeri buyur etti. Âdile Sultan abdest tazelerken de, misafire hürmetin gereği olarak peşkir (havlu) tuttu.
İlk defa karşılaşıyorlardı, ama ne hikmetse, birbirlerine ısınmışlardı.
Âdile Sultan, rahatsızlık verdiği için özür dileyip teşekkür ettikten sonra, kapıya yöneldi, fakat ev sahibi hanımefendi, kahve teklif etti:
“Böyle ateş almaya gelmiş gibi olur mu hiç efendim, lütfen buyurunuz, bir kahvemizi içiniz…”
Âdile Sultan bu ricayı kırmadı. Oturdu. Önce şerbetler, ardından kahveler geldi.
Sohbet koyulaştıkça koyulaştı, derinleştikçe, derinleşti…
Kırk yıllık ahbap gibi konuşuyorlardı.
Bir ara Âdile Sultan, kendisine izzet-ü ikramda bulunan evsahibine sordu:
“Zatıâliniz kimlerden oluyorsunuz, efendim?”
Hanımefendi, nezaket ve tevazu ile cevap verdi:
“Cariyeniz, bendeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’nın zevcesiyim, efendim”…
Âdile Sultan, başına kaynar sular boşalmış gibi oldu: Bir saattir kendisini ağırlayan kadın, kumasıydı.
Tavrını hiç bozmadı. Metanetini korudu. Bir şey hissettirmedi.
Bir süre sonra da teşekkürlerini sunarak konaktan ayrıldı.
Kocasına da bundan hiç söz etmedi. Onu hâlâ çok seviyordu ve üzülmesini istemiyordu.
Ancak hiçbir şey gizli kalmıyor. Bu olay da gizli kalmadı. Âdile Sultan öldükten sonra, hazinedarı tarafından açıklandı.
Nezaketin ve aşkın zirvesi bu olsa gerektir.


