Avrupa’nın “biz” ve “ötekiler” algısı
Hz. Ali’nin gelmiş geçmiş ve gelecek bütün Müslümanları bağlayan şöyle muhteşem bir sözü var: “İnsanlar ya dinde kardeşiniz ya da insanlıkta eşinizdir”…
Yani, Müslüman Müslümana ‘kardeş’ gözüyle bakıp sevgi beslerken, diğer inanç sahiplerini ‘türdeş” bilip saygı duyacak…
Selçuklu-Osmanlı terkibinin insana bakışı, işte tam da bu bakıştır… Bu sayede, fethettikleri beldelerde “kalıcı” olmayı başarmışlar, “ötekiler” tarafından sevilip benimsenmişler, girdikleri yerde en az ikiyüz sene kalmışlardır.
Kılıçla fethedebilirsiniz, ama kılıç zoruyla yönetemezsiniz: Fetihten hemen sonra “adâlet”in, şefkatin, merhametin devreye girmesi, orada “olanlar”la “gelenler”in hukuk önünde eşitlenmesi “kalıcı” olmanın en önemli şartıdır.
Batı’da böyle bir anlayış yoktur: “Kalmak” için gelmişlerse, katliam yaparlar (Kızılderili katliamı gibi), yalnızca “sömürmek” üzere gelmişlerse, “vahşet” ve “dehşet” operasyonları yaparlar. Her türlü “işkence” metodunu kullanarak ya yıldırırlar ya da girdikleri bölgedeki yerli halkı birbirlerine kırdırırlar…
“Dün” denebilecek kadar yakın bir tarihte (1994) Ruanda da olduğu gibi…
Yıl 1890… Avrupa’nın büyükleri o yıl Brüksel’de toplandılar ve sömürgeleri paylaştılar (Brüksel Konferansı). Ruanda, Almanya’nın payına düştü, oysa bölgede hemen hemen hiç Alman yoktu.
Almanya, doğal kayraklar açısından fakir bir bölgenin kendi idaresine bırakılmasına o kadar öfkelendi ki, 1907’ye kadar ülkeye bir idareci bile göndermedi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca da Ruanda yönetimi küçücük Belçika’ya devredildi. Belçika istekle bölgeye gitti. Çünkü o tarihe kadar kahve Avrupa’nın vazgeçilmez içkisi olmuştu. Ruanda’da ise bol kahve vardı. Ancak Ruandalılar zaruri ihtiyaçları dışında çalışmaya alışkın değillerdi. Bu yüzden tarlalar verimsizdi.
Belçika derhal bu işe el attı. Ruandalılara kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu getirdi: Çalışmak istemeyenler kırbaçla cezalandırılacaktı. Yüzbinlerce Ruandalı kırbaç altına yatırıldı. Buna rağmen çalışmayanlar daha ağır cezalara çarptırıldı. Belçika hesabına çalışmamanın idama kadar yolu vardı. Dünyanın gözlerinin önünde binlerce Ruandalı idam edildi.
Belçika’nın Ruanda’daki varlığı sorgulanmaya başlanınca da iç savaş çıkardı. O zamana kadar sorunsuz yaşayan Hutu’larla (ki nüfusun yüzde 90’nıydı) Tutsiler (yüzde 9; yüzde 1 de Pigmeler) arasına “ırkçı fitne” soktular. İnanç, kültür, dil, gelenek-görenek açısından birbirlerinden çok farklı olmayan kabile mensuplarına “ırkçı ayrım” uyguladılar. Ortak noktalarını yok saydılar. Farklı kimlikler vererek ayrışmaları kullandılar. Azınlıkta kalan Tutsilere devlet kapılarını sonuna kadar açtılar. Sağlıktan eğitime kadar bir sürü ayrıcalık tanıdılar.
Birbirlerine son derece benzeyen insanları birbirinden ayırmak için akıl almaz kriterler kullandılar: Tutsilerin daha ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip oldukları iddia edildi. Boyca uzun olanlar Tutsi sayıldı. Biraz varlıklı aileler de Tutsi olarak kayda geçirildi.
Belçika’nın Tutsileri destekleme politikası 1950’ye kadar sürdü. Bu tarihte Tutsileri bırakıp Hutuları desteklemeye başladı. İki kabile çoktan birbirlerine düşman hale gelmişlerdi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ruanda yönetimi Birleşmiş Milletler’e bırakıldı. Yapılan seçimleri Hutu Özgürlük Hareketi kazandı. O günden itibaren, Belçikalıların da desteğiyle, eski yönetimin uzantısı sayılan Tutsilere karşı harekete geçildi. Dünyanın ve Birleşmiş Milletler’in gözlerinin önünde “Tutsi avı” başladı. Aralıklarla yıllarca sürdü. BM ilgilenir gibi yaptı, bir ara “Barış Gücü” de gönderdi, ama masraflarını kimin karşılayacağı sorun olduğundan geri çekti.
Sonuç olarak 800.000 Tutsi ve Hutu katledildi. Yüzbinlerce Tutsi de canını kurtarmak için komşu ülkelere (Tanzanya ve Uganda) göç etti (şimdi de Suriyeliler göçte).
1964 ve daha sonra 1974’teki “Pogrom” adı verilen olaylarda katliamlar tekrarlandı. Birçok Tutsi ya öldürüldü ya da sürüldü. Parlamento başta olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlardaki eğitimli Tutsiler işten çıkarılıp göçe zorlandı.
İşte size Avrupa’nın “öteki insan”a bakış açısını çapıcı biçimde gösteren bir örnek… “Müslümanların ölümüyle ilgilenmiyorlar” diye hâlâ yakınacak mıyız?
Artık 6 Nisan 1994 katliamına gelebiliriz. Ama yarın inşallah…


