--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Avrupalılaşma serüvenimizde kılık-kıyafet süreci

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

 “57 yıldır Avrupa Birliği (AB) bizi kapısında bekletiyor” diyorlar, amabu tamdoğru değil. Doğrusu şu ki, Avrupa Birliği bizi tam 190 yıldır kapısında bekletiyor!..

Hatta daha öncesi de var, amafiilen Batılılara “Biz de sizdeniz” mesajı verdiğimiz tarih, 1826. Sultan II. Mahmud, yüzyıllar boyu Avrupa’ya kan kusturan Yeniçeri Ocağı’nı bu tarihte kaldırdı (15 Haziran 1826): Amaç Avrupalı gibi “modern” olmaktı.

Acımasız “yeniçeri avı”nı bunun için başlattı. Yeniçeri mezarlıklarına adamlarını saldırtıp bunun için kahraman yeniçerilerin taşlarını kırdırdı, mezarlarını hâk ile yeksan ettirdi…

Bu bir tür Avrupa’nın yeniçeriden intikamıydı: Tarih boyunca Haçlı ordularını tar u mar etmesinin, İstanbul’u fethetmesinin, Niğbolu, Kosova, Varna, Preveze derken, yapılan tüm savaşlarda yenilmesinin intikamı…

Bu ordu “Türk başarısı”nın simgesi olduğu kadar, Avrupalıların içinden bir türlü çıkmayan “Türk korkusu”nun (bu korkunun hâlâ yaşadığını söylersem mübalâğa ettiğimi düşünmeyin) da kaynağıydı… 

Meşhur “Osmanlı tokatı”nın da simgesiydi.

Yeniçeri Ocağı’nın varlığı sürdükçe, Avrupalılar, “Türk korkusu”nu içlerinden çıkaramıyor, sonuç olarak, korkuyla karışık bir saygı duymaktan kendilerini alamıyorlardı.

Yeniçeri Ocağı kalkmalı, son yeniçeri de ölmeliydi: Ancak ondan sonra Avrupa rahatlayıp derin bir nefes alacaktı.

Zira her yeniçerinin duruşunda Fatih’i (ve tabii kaybettikleri İstanbul’u), Yavuz’u (ve tabii hilâfetin gücünü), Kanuni’yi (ve Rodos’u, Girit’i, Belgrad’ı, Viyana’dan tavuk gibi kaçışlarını) görüyor, içten içe ürperiyor, sürekli mağlûbiyetlerini hatırlayarak kahroluyorlardı.

Dışarıdan gönderilen casuslar, içeriden tutulan hainlerle el ele verip “modernleşme” denen “yıkım süreci”ni yeniçerilerden başlattılar.

Müteakip günlerde memurlara sarık-cübbe yasaklandı (aynı yıl). Ordu mensuplarına pantolon ve ceket giyme mecburiyeti getirildi. 

Osmanlı kılık kıyafette de Avrupalılaşmaya başlamıştı. Gerçi sarığın yerine tercih edilen “fes”in siperi olmadığı için “gâvurlaşma” eksik kalmıştı, ancak bir “sath-ı mail”e de girilmişti. Bu “taklitçiliğin” sonunda, kaçınılmaz olarak “şapka” görünüyordu. 

Sultan Abdülmecid sadece ordu mensuplarının değil, bütün memurların pantolon giymesini emretti. Kendisi de kravat takarak fotoğraflar çektirdi. “Modernleşmeye öncülük” etme şerefini kimselere bırakmak istememiş olmalıydı.

Lâkin her “yenileşme” adımında biraz daha kendimizden kopuyor, biraz daha kendimize yabancılaşıyor, kendimizi tanımakta zorlanıyorduk. İstanbul “altı kaval üstü şeşhane kıyafetli insanlarla dolmuştu. Cadde-i Kebir (İstiklâl Caddesi) Avrupa başkentlerindeki karnaval günlerine dönmüştü. Kimse kendisi değildi. Yaşlı ve şuurlu Osmanlılar düşülen “taklitçilik” hastalığına için için ağlıyordu.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, en başta Padişah ve Sadrazam olmak üzere tüm devlet memurları kravatlıydı, ama mağlûp olmuştuk: Altı yüz senelik imparatorluk kendilerine benzemeye çalıştığımız Avrupalı “dost”larımız tarafından yağmalanıp bölüşülmüştü. Kimse kravatımıza ve kıyafetimize bakmamıştı.

Hiçbir taahhütlerini yerine getirmemişler, hiçbir sözlerinde durmamışlar, sürekli bizi aldatmışlardı.

Karai Köy çevresinde ikamet eden Karaim Yahudileri İstanbul’a ilk “apartman”ı dikip “mahalle” hayatımıza çomak sokarken, Beyaz Ruslar da Pera’da (Beyoğlu) ilk şapka mağazasını açtılar. Öte yandan, Avrupa’nın arzuları istikametinde (onlar kendi arzuları sanıyordu) Osmanlı’yı dışarıdan kemirmek için Avrupa’nın çeşitli başkentlerine kaçan Jön Türkler şapkayı ilk giyen “Müslümanlar” olarak tarihe geçtiler.

İsmet İnönü ve ekibi 1923 yılında Lozan’a gitti. Milletin geleceği ona emanetti: Ya haysiyetimizle yaşayacak ya da savaşarak ölecektik! Büyük Millet Meclisi böyle buyurmuştu. İnönü kendisine emanet edilen “milli haysiyet”i nasıl koruyacağını düşüneceğine, eşiyle birlikte gitti, Lozan’ın en lüks mağazasından bir “silindir şapka” aldı (halk buna “lengeri fötr” diyordu). Fransa’dan da “frak” ısmarladı. Gelen frak minyon bedenine oldukça büyük gelmişti, “silindir şapka” da kulaklarına kadar iniyordu. Ama önemli değildi: Önemli olan “Frenk” kılığına girmekti. O da düşmanlarına “sizdeniz” mesajı vermeye çalışıyordu.

Eşi Mevhibe Hanım ise “İngiliz leydileri” gibi giyinmişti. İddiaya göre, ikisi kol kola caddelerde volta atarken, “Lozanlılar hayran hayran onlara bakıyordu”.

Acaba “hayran hayran” mı, yoksa “tuhaf tuhaf” mı?..

Neyse, kılık-kıyafet olayına Mustafa Kemal, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, elindeki Panama şapkasını sallayarak son noktayı koydu.

“Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna câiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok câhilsiniz…” 

Zindanlar açıldı, hattâ sehpalar kuruldu ve Türk milleti kılık kıyafette Avrupa’ya benzeme sürecini tamamlamış oldu! Hâlâ kapıları neden açmıyorlar ki!..

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle