“Avrupalı” olmak başka, “Avrupacı” olmak başka!
“Keramet gösterüb halka, suya seccade salmışsın,
“Yakasın Rumeli’nin dest-î takva ile almışsın.” (Şeyh Mahmud).
Her zaman söylediğim gibi, Osmanlı Devleti İstanbul’u fethetmek üzere kurulmuştur. Fetih tefekkürünün özünü ise, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, Konstantiniye’nin fethedileceğine ilişkin meşhur müjdesidir.
O müjde, Peygamberine sevdalı yürekleri harekete geçirmiş, teşkilatlandırıp devlet kurdurmuştur.
Fakat Söğüt-Domaniç arasında doğup Bursa ve İznik’e (yani Doğu Roma’nın yüreğine) doğru gelişen yeni devletin fetih emeline ulaşması, Rumeli’ye taşmasını ve o canipten Bizans’ı kuşatmaya almasını gerektiriyordu. Orhan Bey bunu görüşmüş, karar çıkmıştı: “Rumeli’ye...”
Süleyman Paşa ve ordusu bu amaçla Temaşalık mevkiine geldi. Çimpe Kalesi karşı kıyıda (Rumeli yakasında) fatihlerini bekliyordu. Ama oraya geçmek için gemi lâzımdı. Ama ellerinde böyle bir imkân yoktu.
Bu durumda Süleyman Paşa ya olumsuz şartlara teslim olup geri dönecek ya da şartları zorlayıp karşı kıyıya geçmenin başka bir yolunu bulacaktı.
Orhan Gazi’nin şanlı oğlu şartlara teslim olmadı. Şartlara teslim olunmaması halinde şartların değişeceğine inanıyordu. Oğlu İsmail’le Mekke çöllerinde yalnız bırakılmış Hz. Hacer’i, Safa ile Merve tepeleri arasında koşturan İlâhi ilhama benzer bir ilhamla çevresine bakındı. Etraf ağaçlıktı. Yüzü aydınlandı: “Ağaçları kesin, asmalarla bir birine bağlayıp sallar yapın.”
Hz. Hacer çölde bulunması en imkânsız olan şeyi, suyu aramış, Allah da arayışını boşa çıkarmayıp umudunu Zemzem’le ödüllendirilmişti. Süleyman Paşa’nın şartlara meydan okuyan duruşunu da sal yapmayı ilham ederek ödüllendirdi.
Ötesini meşhur müverrihimiz (tarihçimiz) Âşıkpaşazade’den aktaralım...
“Bir gün Süleyman Paşa memleketi gezerken, Aydıncık’a geldi. Temaşa etmeye (seyretmeye) başladı. Bir garip binalar gördü. Biraz durdu. Hiç kimseye söylemedi. Ece Beg (Bey) derler bir aziz er var idi. Hayli bahadır olarak anılırdı. Süleyman Paşa’ya: ‘Han’ım neden düşünceye daldın’ dedi.
“Süleyman Paşa: ‘Bu denizi geçmeyi düşünüyorum, öyle geçsem ki kâfirin haberi olmaya’ dedi.
“Ece Beg ve Gazi Fazıl: ‘Biz ikimiz geçelim, Han’ım görsün’ dediler.
“Süleyman Paşa: ‘Nereden geçersiniz’ dedi.
“Dediler ki: ‘Han’ım! Burada bir yer var ki yakındır. Geçecek yerlerdir.’
“Gittiler. O yere vardılar ki, orası Görece’den aşağı deniz kenarında Viranca Hisar’dur.
Çimbi›nin (Çimpe’nin) karsısında Ece Beg ile Gazi Fazıl çabucak bir sal yaptılar. Bindiler, Çimbi Hisari’nın (Çimpe Kalesi’nin) civarına çıktılar. Bağların arasında bir kâfir ele geçirdiler. Sala kodular. Hemen Süleyman Paşa’ya getirdiler.
Süleyman Paşa bu kâfire bir kaftan giydirdi. Başına bir başlık verdi. Beline bir kuşak, ayağına da ayakkabı verdi. Kâfiri donattı. Kâfire dedi ki: ‘Sizin hisarınızda yer var mıdır ki, kâfirler duymadan içeri girelim. Kimse bizi görmesin?’
“Kâfir, ‘Ben sizi şöyle ileteyim ki kimse görmeden sizi hisara koyayım’ dedi.
“Çabuk birkaç sal daha yaptılar. Süleyman Paşa yetmiş-seksen yarar er aldı. Geceleyin deryayı (denizi) geçtiler. Bu kâfir, doğru Çimbi Hisarı’nın bir ters dökecek yeri vardı. Bu Müslümanları oraya götürdü. Hemen oradan hisara girdiler. Kâfirlerin de çoğu dışarıda, bağlarında ve harmanlarındaydı. Zira ol vakit, harman vakti idi.”
Bir sonraki yazıya kalsın...


