--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Arefeden bayrama

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Bayram namazından önce, “...kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha (el sıkışma) da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise neredeyse fâsık telâkkî edilirler” diyor, meşhur Avrupalı gezgin Jacques de Villamont

“Barış toplumu”nun bayramları “Barış Günü” yapmasından daha doğal ne olabilir. Osmanlı bir “barış toplumu”ydu. İnsan, başka bir insana baktığında Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni, yahut Müslüman, Hıristiyan görmez, sadece “insan” görürdü.

Yani “insan insanın kurdu” değil, “dost”u ve “kardeşi”ydi.

Ramazanlar, cumalar ve mübarek geceler toplumsal barışın vesileleriydi. 

“Her bayramın birinci günü Türkler için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra alnına koyup ‘Bayramın mübârek olsun!’ der.” (Du Loir; Les voyages du sieur)…

İnsaflı müsteşriklerin (Oryantalist) anladıklarını “bizden bazıları”nın hâlâ anlamamakta direnmesi ve “kan dökülüyor” diye feryat etmesi, hayvan sevgisinden değil, gelse gelse “din mantığı” yoksunluğundan geliyor olmalı.

***

Osmanlılar Ramazan Bayramına “Iyd-i Said-i Fıtr”, Kurban Bayramına ise “Iyd-i Adha” (kurbanlar) derlerdi…

Son zamanlarda bayram tebrik kartlarına, “Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız cennet olsun!” diye yazılırdı, “bayramınız mesut, ömrünüz uzun, yeriniz cennet olsun” anlamında...

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları Ramazanın 27. günü başlardı. Buna “Arefe muayedesi” denirdi…

“Arefe muayedesi” şeyhülislamın “Paşakapısı”nda sadrazamı kutlamasıyla başlar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak ağaları sadrazamı ziyaret ederlerdi. 

Ramazanın son gününde ise sarayda “Arefe Divanı” yapılırdı. 

***

Mübarek arefe günü zihninizi fazla yormadan, Tahirü’l Mevlevi’den 1921 tarihli bir yazı ile eski bayramları hatırlayalım…

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. 

“Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağarmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı.

“Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı. 

“Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. 

“Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı.

“Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi. 

“Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

O günden bugüne âdetlerimiz çok fazla değişmedi galiba, ne dersiniz?

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle