Arananlar listesi ve normalleşme ihtiyacı
“Arananlar” listesi rengârenk: Kırmızı, mavi, yeşil, turuncu, gri...
İhbarlayanlara verilecek ödül de listenin rengine göre: En yüksek kırmızı, en düşük gri...
Kırmızı listede yer alan kaçakların fiyatı 4 Milyon TL olarak belirlenmiş. Mavi listede yer alanların fiyatı ise 1 milyon 300 bine düşüyor...
En ucuzu gri: Bu listedekilerin fiyatı, hepitopu 750 bin TL (bence beş para etmezler).
Listelerde PKK’lıdan FETÖ’cüye kadar çok sayıda “aranan kaçak” var.
“İhbarlayın parayı alın” diyorlar.
Şimdi ister misiniz millet işi-gücü bırakıp bunların peşine takılsın!
Ucunda 4 milyon var yahu!
Eski Amerika’da olurdu böyle şeyler. Kovboy filmlerinde de gördüğümüz gibi, “Sheriff” bürolarının duvarlarında mutlaka “aranan” haydutların resimleri asılırdı: “Wanted!”: “Aranıyor”...
“Kelle avcıları” denen bir zümre sadece bunları kovalar, “ölü ya da diri” olarak yakalamaya çalışırlar, ekmeklerini bu işten kazanırlardı.
“Kelle avcılığı” git gide mesleğe dönüşmüştü.
İster misiniz bizde de “ihbarcılık” mesleğe dönüşsün? Bazıları şehir şehir, köy köy dolaşıp kaçakları bulmaya çalışsın...
Olur mu, olur.
Aklıma geldi: Eskiden İstanbul sokaklarında “bul karayı al parayı” oyunu oynatan “üçkâğıtçılar” vardı...
İkisi kırmızı, biri kara olan üç iskambil kâğıdının arasındaki “kara”yı kolay kolay kimse bulamaz, dolayısıyla paralar “üçkâğıtçı”nın cebine girerdi.
İyi-kötü bu da bir meslekti.
Neyse, geçelim...
Bana kalsa, tek tek “piyon”larla uğraşmaz, direkt olarak örgütün liderine yönelirdim: “Şah” çekip işi kökünden çözerdim.
Adres belli zaten: Kandil Dağı...
Yahut 1857 Mt. Eaton Road in Saylorsburg, PA...
Yani Pennsylvania (Pensilvanyadiye okunur)...
Pensilvanya, kendini “dünya jandarması” zanneden Amerika’nın bir eyaletidir.
Şimdi...
Ey benim devletim: Aylardır “Amerika Fetullah Gülen’i Türkiye’ye verecek mi, vermeyecek mi” diye papatya falı bakacağına, git bir şekilde kendin al!
Alamazsan, vermez!
İki sebepten dolayı:
Amerika bizim hayrımızı düşünecek kadar bize “dost” değil...
Gülen’i verirse kendi kendisini ele vermiş olur.
Foyası meydana çıkar. Aleyhimize neler çevirdiğini bütün dünya öğrenir.
Bu durumda ya direnecek, ya başka bir ülkeye kaçıracak (kaçmasına göz yumacak değil, bizzat kaçıracak) ya da bir şekilde öldürüp cesedini verecek.
Bize de kala kala “Buyurun cenaze namazına!” demek kalacak.
¥
Söz aramızda, Türkiye’nin artık normalleşmesi lâzım... Sürekli darbe, savaş ve terör konuşan bir ülke normalleşemez. Normalleşemeyen ülkede moraller bozulur. Geleceğe güven kalmaz. Üretim-tüketim dengesi alabora olur. Sanayi, ticaret, hatta sosyal hayat zarar görür.
Bu konuda devlete ve medyaya önemli görevler düşüyor. Devlet hızla normale dönmeli. Devleti yönetenler umut aşılamalı. Siyasetçiler kendi kendilerini övmek yerine halka güven verici konuşmalar yapmalı. İktidar övünmekten, muhalefet kara tablo çizmekten vazgeçmeli.
Medya 15 Temmuz sendromundan kurtulmalı. Ekranlar değişmeli. Ekranlara sadece siyaset değil kültür-sanat, edebiyat, sosyal hayat, tarih de gelmeli.
Ekranlardaki “uzman”lar (futbol yorumcuları dâhil), asık suratlar eşliğinde sürekli bağırıp çığırıyor. Birilerini suçlayıp veryansın ediyorlar.
Türkiye’nin gülümseyen yüzlere, yumuşak ifadelere ihtiyacı var.


