“Ah nerede o eski bayramlar” demeden…
Âdet olmuş: Her bayram günü, “Ah nerede o eski bayramlar” diye derin bir iç çekilir, güya eski bayramlara gönderme yapılır.
Ramazan için de öyle değil mi? “Ah nerede o eski ramazanlar!”
Her duyuşumda “Burada” diye cevap veresim geliyor. En iyi ramazan geçmiş ramazan değil, içinde yaşanan ramazandır. En iyi bayram da bu bayramdır!
“Nostalji takılma”ya hiç gerek yok. Bayramlar eskiyi aratmayacak şekilde hâlâ kutlanıyor. Tek fark biraz “tatil” havası taşıması, ama bendeniz bunda da büyük bir mahzur görmüyorum: Neden derseniz, gittiğiniz her yere bayram da geliyor: Tadını çıkarmaya bakın!
Eski bayramlara gelince: Halk aşağı-yukarı bugünkü şekilde kutlardı. Bu konuda fazla bir değişiklik olmadı. Çocuklara şeker-harçlık verilir, mezarlıklar ziyaret edilir, küsler barışırdı. Ama eski toplumumuzda, bugün sahip olduğumuz imkânların yüzde biri bile yoktu. Buna rağmen, karşılıklı ziyaretler daha yoğundu. Ayrıca da bugünkünden farklı olarak, bayramlar “Barış Günü” sayılırdı.
“Barış toplumu”nun, bayramları “Barış Günü” yapmasından daha doğal ne olabilir? Osmanlı bir “barış toplumu”ydu. İnsan, başka bir insana baktığında Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni yahut Müslüman, Hıristiyan görmez, sadece “insan” görürdü: Yani “insan insanın kurdu” değil, “dost”u ve “kardeşi”ydi.
14 yıl boyunca Avrupa’daki Türk topraklarını ve Anadolu’yu gezen Kralın saray nazırı Jacques de Villamont, “Les Voyageurs du Seigneur Villamont” (Bay Villamont’un Yolcuları) adlı 1596 yılında yayınlanan eserinde konumuza ilişkin olarak şöyle diyor:
“Kimin bir düşmanı varsa bayram namazından önce, gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha (el sıkışma) da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise neredeyse fâsık telâkkî edilirler”…
Sultan IV. Murad (1623-1640) zamanında İstanbul’a gelen Fransız seyyah (gezgin) Du Loir ise, “Les voyages du sieur” isimli eserinde şunları yazıyor: “Her bayramın birinci günü Türkler için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra alnına koyup ‘Bayramın mübârek olsun’ der.”
İnsaflı müsteşriklerin (oryantalist) anladıklarını “bizden bazıları”nın hâlâ anlamamakta direnmesi ve “kan dökülüyor” diye kurban bayramlarını âdeta boykot etmesi, hayvan sevgisinden değil, gelse gelse “din mantığı” yoksunluğundan geliyor olmalı.
Osmanlılar Ramazan Bayramına “Iyd-i Said-i Fıtr” (Fitre bayramı), Kurban Bayramına ise “Iyd-i Adha” (kurbanlar bayramı) derlerdi. Son zamanlarda bayram tebrik kartlarına, “Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız cennet olsun!” (bayramınız mesut, ömrünüz uzun, yeriniz cennet olsun) şeklinde bir cümle yazmak âdet olmuştu.
Osmanlı sarayında bayram kutlamaları Ramazanın 27. günü başlardı. Buna “Arefe muayedesi” denirdi. “Arefe muayedesi” şeyhülislamın “Paşakapısı”nda sadrazamı ziyaretiyle başlar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, ocak ağaları sadrazamı ziyaret ederlerdi. Ramazanın son gününde ise sarayda “Arefe Divanı” yapılırdı.
Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı.
Bayram sabahı gün ağarmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı.
“Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını cemaatle kılarlardı.
Bayram namazından sonra cemaat bayramlaşıp helâlleşir, ardından mezarlıkların yolu tutulurdu.
Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız Cennet olsun: Yani Ramazan Bayramınız mübarek olsun!


