Yapılan her İslâmî faaliyet ibadet hükmündedir
Yapılan her İslâmî faaliyet ibadet hükmündedir
Yaşar Değirmenci
İbadetler de çok yönlü huzur verir. Maddi manevi, ruhi cesedi her yönüyle. Yeter ki her amelimizi Allah’ın rızasını kazandıracak salih ameller olarak işleyelim. Rabbimize karşı yapacağımız bütün ameller (ibadetler de dahil) şuurlu/bilinçli olarak yapılsın.
Yapılan her ibadet çok yönlü huzur verir. İbadetleri sadece kulluk borcunun ödenmesi olarak düşünmek; yanlıştır, eksiktir.
Olumlu/pozitif tanımları öne çıkarmalıyız.
Nefsini öne çıkarmak, sadece ahlaken (manen) değil; aklen (maddeten de) doğru değildir. Nefsi öne alıp onun arzularına uyarsan, beden sağlığın da bundan zarar görür. Ama nefsini terbiye edersen hem maddi hem manevi sağlığın bundan olumlu yönde etkilenir. Her meşru kural, aynı çift yönlü özelliğe sahiptir.
“Bu senin borcundur” doğrusunun arka planında şu da vardır: bu borcunu ödemen senin kârındır. Mesela namaz kılmak bir mükellefiyettir, bir borçtur: ama aynı zamanda, dengeli yaşamayı kolaylaştıran, gaflete düşmeme ikazını ve yardımını sürekli hâle getiren bir nimettir.
Namaz, ahrette karşılığı alınsın diye değil, bu dünyada daha iyi daha mutlu yaşayabilmenin gerçekleşmesi için farz kılınmıştır. Namaz kılarken, “sadece bir borç ödüyor, bir mükellefiyeti yerine getiriyoruz; kılmazsak hesabı yarın sorulur” duyguları içinde olmak yetmez, o aynı zamanda namaz kılmanın bize bu hayatta da kazandıracaklarını, kılmamamız hâlinde yine bu hayatta kaybettireceklerini bilen bir şuura da sahip olmalıyız. Biz namazı, borcumuz olduğu için kılıyoruz; Allah’ın rızası için kılıyoruz, Bunlara bağlı olarak, dünya ve ahret saadetimiz için de kılıyoruz. Bu kapsamda bu vüs’atta bir olgunlaşmanın varlığına büyük ihtiyacımız vardır.
Tefekkür ederek tezekkür ederek yorumlayalım.
Adaletsizlik haksızlık yapmayan bir insanın iç huzuru ve özsaygısı, dünya hayatının kendi ölçüleri açısından da çok önemli ve anlamlıdır. İç huzuru ve özsaygısı olmayan bir insan bu dünyada mutlu olamaz, mutluluk yolunda başarılı da olamaz. Nefsine göre yaşayanın kendisiyle barışık olması, bir “kendini aldatma” çırpınışıdır. Öyleymiş gibi görünmeye çalışır. Kendini kendi yalanına inandırmak için uğraşır.
Ve özeleştiriye kesinlikle kapalıdır, kendine laf söyletmez. Bu nokta bir ölçü/kriter değeri taşır. Adalete hakkaniyete uygun yaşayan, hem iç huzuruna ve özsaygıya sahiptir; hem de özeleştiri penceresini açık tutar. Fakat nefsine uyarak yaşayanlar, kendilerini çok sevip överlerken hiçbir eleştiriye tahammül edemedikleri gibi, özeleştiriyi hiç hatırlamak istemezler…
“Herkes istediği gibi çıkarını düşünsün” kuralı nefse çok hoş gelir. Peki acaba bu dünyada; kumara, uyuşturucuya, silaha, aşırı lükse sefahate, eğlenceye, kozmetiğe, spekülatif kârlara rantlara tefeciliğe akan kaynaklar ne kadardır?
Bunun iki yönü var. Hem o kaynakları kullananlar insanlığın çok büyük bir kısmını yoksul bırakıyor; hem de bizatihi kendileri, aykırılık ve aşırılık dengesizliği huzursuzluğu sağlıksızlığı içinde mutsuzlaşıyor. Yani herkesin istediği gibi tam bir ölçüsüzlükle ve sınırsızlıkla kendi çıkarını düşünmesi, akli değildir. Çünkü çeşitli yönlerden herkes kaybeder.
İslam’ı bırakıp hayatı yaşamak…
Hayatı bırakıp İslam’ı yaşamak…
Yahut İslam’ı ayrı bir dairede, hayatı ayrı bir dairede yaşamak.
Bunlar hepsi yanlış. Doğru olan, İslam’ı hayatın içinde yaşamaktır; düşünerek, duyarak, bütünlük şuuruyla yaşamaktır. İçiyle dışıyla, kalbiyle aklıyla, maddeyle manayla; su içer gibi, nefes alır gibi, yürür gibi, suyun akışı gibi bir tabiilik ile olgunluk göstererek kâmil bir mümin hâli ile yaşamaktır.