Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarih manifestosu
Türkiye, tarihî hadiselerin istisnai olarak doğru, kahir ekseriyetle yanlış yazıldığı ve öğretildiği ilginç bir ülkedir.
Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 7 Eylül 2026 günü kabine toplantısını müteakip A’sından Z’sine altına imzamı atacağım bir çıkış yapmak zorunda hissetti kendisini.
Bu ‘tarih manifestosu’nun bir parçasını aşağıya almaktan kendimi men edemedim:
“Biz tarihine sırt çeviren değil, ‘Mazisi olmayanın istikbali olmaz’ düsturuyla hareket eden bir kadroyuz. Bu topraklarda kurduğumuz son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bir kopuş olarak değil, maziden atiye uzanan binlerce yıllık yolculuğumuzun en nadide halkası olarak görüyoruz. Milletimizin, medeniyetimizin yüzyıllara sâri köklü tarihini 100-150 sene öncesiyle başlatan inkârcı yaklaşımları kabul etmiyoruz.
Selçukluyu, Osmanlıyı yok sayıp eski Türk tarihinden tek hamlede Cumhuriyet’e atlayan tarih okumalarını da kesinlikle iyi niyetli bulmuyoruz. Bunlar Türkiye’yi ve Türk milletini aslî kimliğine yabancılaştırmaya çalışan ruhsuz, köksüz ve hatta İslamsız bir millet hayali gören son derece tehlikeli, son derece art niyetli toplumsal mühendislik projeleridir.”
Tarihimizi 1920’li, 30’lu yıllardan başlatan bu sakat yaklaşım hatta o dönemi ‘altın çağ’ olarak kurgulamaktadır. Oysa aşağıda okuyacağınız M. Zekeriya (Sertel)’in 27 Temmuz 1930 tarihli Son Posta gazetesinde çıkan “Boğuluyoruz, biraz hava istiyoruz” başlıklı yazısı dönemin demokratik olmayan şartlarını ayan beyan göstermektedir. Hatta bu yazı aleyhine bunları nasıl yazarsın diyerek dava dahi açılmıştır.
Demek ki işin edebiyatı başka, gerçekliği başkadır. Nitekim ertesi ay Serbest Fırka 17 Kasım 1930 tarihinde zorla feshedilince bu tür yazıları yazmak 16 yıl boyunca hayal olacaktır.
Şimdi bu 96 yıllık yazıyı sansürlenmemiş haliyle aynen aktarıyorum:
“İstanbul’da gazetesi satılmayan bir gazeteci bir akşam arkadaşlarıyla konuşuyormuş. Her önüne gelene sorduğu gibi bunlara da sormuş:
Bir gazetenin yükselmesi için ne yapmak lazımdır?,
Biri ‘Makine’, demiş!
Bir diğeri ‘Tefrika’ demiş!
Üçüncüsü ‘Teknik’ demiş!
Dördüncüsü ‘Biraz hakikat’, demiş ve hatta gazetenin ismini “BİRAZ HAKİKAT” koymasını tavsiye etmiş.
*
İstanbul’da çıkan gazetelerin hepsinde son sistem yüzer bin liralık makineler, heyecanlı ve sürükleyici tefrikalar (yazı dizileri), bazılarında kuvvetli bir teknik var. Buna rağmen günden güne satışlarını kaybediyorlar.
Fakat bundan birkaç ay evvel ortaya atılan, düz makinede basılan, ve bir vilayet gazetesi halinde çıkan yeni bir gazete, biraz hakikatten bahseder gibi göründüğü müddet herkesin elinde ve herkesin dilinde dolaştı.
Halkın bu gazeteye gösterdiği heyecanlı alakanın yalnız bir manası vardır: Hakikat hasreti.
Geçenlerde sinemalardan birinde bir tahtelbahirin (denizaltı gemisinin) batışını seyretmiştim. Tahtelbahir denizin dibine oturduktan sonra su almaya başlıyor. Bütün mürettebat su giremeyecek bir küçük odaya toplanıyorlar. Burada, heyecan ve telaş içinde hariçten imdat bekliyorlar.
Fakat bulundukları dar mahalde havasızlıktan boğulacak hale geliyorlar. Hepsi bitkin bir haldedir. Yüzlerde ve boyunlarda adaleler geriliyor, gözler hadekalarından (yuvalarından) fırlıyor. Hepsi havaya susamışlardır. Biraz hava istiyorlar.
Kaptanı imdadın ne vakit gelebileceğini bilmediği için, elindeki müvellidülhumuza (oksijen) tüplerini ihtiyatla kullanıyor, ve efrada (askerlere) katre katre hava veriyor. Müvellidülhumuza tüpünün her açılışında başlar kalkıyor, göğüsler mümkün olduğu kadar fazla hava alabilmek hırsıyla geriliyor, fakat havaya doymadan tüp kapanıyor ve efrat yine bitap yere düşüyor.
İşte biz bu haldeyiz. Bütün gazetelerin sahipleri meb’us (milletvekili). Hepsi aynı şeyi söylüyorlar.
Hükümet, mali vaziyetimiz iyidir, diyor; bütün gazeteler hep bir ağızdan:
“Mali vaziyetimizi fena göstermek bir cürümdür (suçtur)!” diye bağırıyorlar.
Ertesi gün hükümet harici (dış) borçlarını ödeyemeyecek bir halde bulunduğunu ilan ediyor. Bu defa bütün gazeteler:
“Mali vaziyetimiz harice borçları ödemeye müsait değildir, Avrupa bize yardım etsin” diyor!
Bu mutlak ağız birliği, bu mutlak teslimiyet, memleketi aynı suretle düşünen bir mektep haline getirdi. Bu durgunluk ve bu rükudet (sessizlik) gazetelerin kredisini bozdu. Matbuat muhitini (basın çevresini) teneffüs edilemez hale getirdi. Herkeste biraz hava ihtiyacı çoğaldı. İşte tam bu zamanda mürettebattan biri tesadüfen kolunu muvellidülhumuza (oksijen) tüpüne iliştiriyor: Ortaya yayılan müvellidülhumuza, havaya susamış ciğerlere biraz huzur veriyor. Fakat tüpün yanlışlıkla açıldığı anlaşılıyor, ve derhal müvellidülhumuza kesiliyor. Yine herkes biraz hava, ve biraz hakikat ihtiyacı içinde çırpınıyor.
*
BOĞULUYORUZ; Biraz hava isteriz.”







