Modernleşmenin tahribatı ve insanlığın kurtuluş çaresi olan iki ayet!
Modernleşmenin tahribatı ve insanlığın kurtuluş çaresi olan iki ayet!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Modern insanın imkânları çoğaldıkça huzursuzluğu da büyüyor. Daha hızlı yaşıyor, daha çok tüketiyor, daha fazla seçeneğe sahip oluyor; fakat bütün bunlar kalbin aradığı sükûneti getirmeye yetmiyor. İslam ise insana huzuru dışarıda değil, önce kendi içinde ve Rabbiyle kurduğu ilişkide aramasını öğütlüyor.
İmkânlarımız çoğaldı, fakat huzurumuz artmadı. İslam, insanın aradığı sükûneti eşyanın çoğalmasında değil, kalbin Rabbiyle kurduğu ilişkide bulabileceğini hatırlatıyor. Huzur, hayatın bütün sıkıntılardan arınması değildir. Asıl huzur, değişen hayat karşısında insanın dayanacağı sağlam bir merkeze sahip olmasıdır. Bugünün insanı hiç olmadığı kadar imkâna sahip. Dünyanın bir ucundaki habere birkaç saniyede ulaşabiliyor, istediği ürünü bir tıkla satın alabiliyor, insanlarla sürekli iletişim hâlinde kalabiliyor. Modern insanın en büyük şikâyetlerinden biri huzursuzluk. İnsanın ihtiyaçları ile arzuları birbirine karışmış durumda. Daha fazlasına sahip olmak, daha mutlu olacağımız düşüncesini besliyor. Oysa her yeni sahip oluş, beraberinde yeni bir beklenti getiriyor. Böylece insan, sahip olduklarının tadını çıkarmak yerine sahip olamadıklarının da peşinden koşuyor.
Bu konunun yine sanatçılar ve entelektüeller açısından en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biri de neredeyse yüzyıllık gündemimiz olan laikliğin hayatımıza kutsallaştırılarak sokulmasıdır. Laiklik, esas itibarıyla devletin, insanların inançları karşısında tarafsız kalmasını gerektiren siyasî bir ilke olduğu hâlde Türkiye’de laiklik toplumun dinî hayatını dönüştürmeyi amaçlayan kültürel bir programa dönüştürüldü. Bu anlayışta din, insanların hayatlarına anlam veren ve toplumsal ilişkilerini şekillendiren bir gerçeklik olarak değil, modernleştikçe ortadan kalkması gereken tarihsel bir kalıntı olarak görüldü. Cumhuriyetçi modernleşme; insanımızın millî ve manevi değerlerini bitirdi. Toplum; modern olanlarla direnenler, modern hayatla kendi hayat tarzını değiştiren aydın geçinenlerle aidiyetini unutmayanlar arasında bölündü. Dinî hayat, yaşanan hayata sokulmadı. Bu yaklaşım, dindar insanın gündelik hayatına ve kültürel tercihlerine karşı da aşağılayıcı bir dil üretti. Başörtüsünden Kur’an kurslarına, Ramazan ayındaki toplumsal görünürlüklere kadar pek çok unsur, uzun süre aşılması gereken gericiliğin belirtileri gibi değerlendirildi. Bu noktada laiklik, devlet ile din arasındaki ilişkinin nasıl düzenleneceğini belirleyen hukukî bir ilke olmaktan çıkarak kültürel bir üstünlük göstergesine dönüştü. Toplum da huzursuzluğa mahkûm edildi.
Kur’an-ı Kerim’in “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” Ayeti cevap ve çare. Modernizmin tahribatın önleyicisi. Bunlar, iman edenler, Allah’ı zikirle, Kur’ân ile, Allah’ın övünç kaynağı kelâmını okuyarak, Allah’ın lütfuyla ilgisi sayesinde akılları ve kalpleri mutmain olanlar huzura kavuşur, sükûnet bulur. (13 Ra’d, 28) Huzur; modernleşmenin emrine verilen maddi imkanlarla modernleşerek elde edilmemiştir.
Yoğun çalışma temposu, ekonomik kaygılar ve dijital dünyanın dikkati dağıtan yapısı, aile bireylerini aynı evde yaşarken bile birbirinden uzaklaştırabiliyor. Aynı sofraya oturan insanlar bazen birbirlerinin yüzüne bakmadan günü tamamlıyor. Oysa aileyi güçlü kılan, birlikte geçirilen zamanın uzunluğu değil; o zamanın merhametle değerlendirilmesidir.
Bir “Nasılsın?”, bir “Allah razı olsun” ya da içten söylenmiş bir “Hakkını helal et” sözü, çoğu zaman büyük hediyelerden daha değerlidir. Modern hayat aileyi de bitirdi.
Modern insanın huzursuzluğunu artıran bir başka mesele de hayatın her alanını kontrol etme isteği. Geleceği planlamak, bütün ihtimalleri hesaplamak ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak. Oysa hayat, insanın bütün hesaplarına sığmıyor. Tevekkül, insanın tam da bu noktada yükünü hafifletiyor. Tedbiri elden bırakmadan sonucu Allah’a bırakabilmek, insanın her şeyi kendi omuzlarında taşıma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Tevekkül, sorumluluktan kaçmak değil; sorumluluğunu yerine getirdikten sonra insanın gücünün sınırlarını kabul etmesi, Rabbine güvenmesidir. Mümin de kaybeder, üzülür, hastalanır, imtihanlardan geçer. Fakat bütün bunların içinde kendisini sahipsiz hissetmez. Huzursuz toplumda huzurlu yaşar. Tevekkül burada önemli bir dayanak hâline gelir. İnsanın elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmesidir. Bu teslimiyet, huzurlu bir hayatın güvencesidir. Kanaat, şükür ve sabır bu bakımdan yalnızca ahlaki erdemler değil, insanın ruhunu ayakta tutan imkânlardır. Peygamberimizin “Sade hayat imandandır” hadisiyle yaşayanlar da Modernizmin bütün dayatmalarına rağmen huzuru kaybetmez. Kanaat, daha azına razı olmak değil; sahip olduklarının kıymetini bilmektir. Şükür, hayatın eksiklerine değil nimetlerine de bakabilmektir. Sabır ise zorluk karşısında dağılmadan yoluna devam edebilmektir. Modernleşmenin tahribatı ve insanlığın kurtuluş çaresi olan diğer ayet: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllere bir uyarı, ruhlara bir şifa, mü’minlere bir hidayet kaynağı, hidayet rehberi ve rahmet, Kur’ân gelmiştir.” (10 Yunus 57)
(Âyet dört unsur içerir. İlk ikisi olan “öğüt” ve “şifa” herkesi kapsar. Öğüt düşüncenin, şifa duygunun inşası içindir. “Rehberlik” ve “rahmet” ise, insanoğlu içinden inananları kapsar.) Vahiy ancak kendisine inanana rehberlik yapar, rehberlik yaptığına rahmet olur.
Güne şükürle başlamak, yapılan işin hakkını vermek, insanlarla ilişkilerde ölçüyü korumak ve günün sonunda kendini hesaba çekmek kalbin dağınıklığını toparlayan adımlardır. Kendi iç dünyasını imar etmeye başladığında huzurun ne olduğunu daha iyi fark eder. Modern insanın en fazla ihtiyaç duyduğu huzuru sağlayan ayet ve hadislerle amel etmektir. Hayatın bütün gürültüsüne rağmen kalbin sükûnetini bulmak da buna bağlıdır. Bir dua için durmak, şükretmek, sessizce düşünmek, Kur’an’la yeniden buluşmak ve Allah’a güvenmek.
Modern hayatın değişime dönüşüme çevirdiği toplumun; manevi değerleriyle irtibatı çaredir. İslam’ın insana sunduğu huzur ve sükûnet de Rabbiyle buluşmasıdır.