--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bir fikre davet nasıl olmalıdır?

Vehbi Kara
Vehbi Kara

Babamın mesleği kerestecilikti, tomrukları kereste haline getirir mobilyacılara satardık. Bazı keresteler oldukça sert ve kaba olurdu. Bunları yontmak hem güç hem de emek isterdi. Fakat şimdi anlatacağım keresteleri yontmak daha da güçtür. Çünkü bunlar hızara gelmez. Taş gibidir. Öylesine aşırı gitmişlerdir ki yaptıklarının yanında “kereste” ifadesini kullanmak keresteler için züldür, haksızlıktır.

Bunlara yanlışlıkla “ilahiyatçı” deniliyor aslında “teolog” denilmesi gerekir. Zira bir papaz ile veya Batılı bir teologdan hiçbir farkları yoktur. Bunların içinde bir parça Allah’a inancı olanları Hristiyanlar gibi düşünür, konuşurlar. Haşa insanın gayesi tanrıya benzemektir, der aciz insanı adeta putlaştırırlar.

Hâlbuki insanın gayesi iman ve inançla dua ve ibadet ederek Allah’ı güzel isimleri ile tanımak ve O’na kul olmaktır. İşte bunun yerine insanı adeta tanrısallaştırmaya çalışıp halt ediyorlar. Öyle ki, bu düşünce sisteminin sonunda Yunan ve Roma mitolojisinden etkilenmiş olan Hristiyanlık dini, bu felsefi esaslar üzerine kurulmuş sonunda (haşa) doğuran, çocuğu olan ve üçlü tanrı fikrini benimseyen bir hale gelmiştir.

Halbuki “Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın (din alimlerinin) kabulüne vâbestedir (bağlıdır). Yoksa davet bid’attır (uydurmadır), reddedilir.” (Bediüzzaman, Hakikat Çekirdekleri). İşte dini konularda yıllarca eğitim almış ve ehl-i sünnet düsturlarını hayatı boyunca muhafazasına çalışmış insanların kabul etmediği bir fikri savunmak vicdansızlıktır, hainliktir. Elbette reddedilir ve bu fikirler suratlarına çarpılır.

İşte bazı teologlar bu yoldan gidiyorlar. Batı felsefesini esas aldıklarından dolayı burunları pislikten kurtulmuyor. Öylesine sapkın ve dalalete batıyorlar ki her tarafları pislik ve necaset ile doluyor. Bunlardan çoluğu çocuğu korumak muhafaza etmek lazım. Zira bir kısmı öylesine sapıtmıştır ki imanın şartlarından olan kaderi inkar etme cesaretini dahi göstermektedir. Maazallah bunların yakınlarına sokulanlar ister istemez fenalıklara ve musibetlere maruz kalacaklardır. Belaların en kötüsü dine, imana gelen hastalıktır. Çünkü Allah korusun sonsuz bir cehennem azabına düşmek tehlikesi bulunmaktadır.

Bahse konu teologlar son zamanda iyice zıvanadan çıktılar. Zira İslam’ın asli delilleri olan Kuran-hadis-İcma-Kıyas ölçülerinden çıkmış kendi sapkın fikirleri ile halkı zehirlemeye çalışmaya son hızla devam ediyorlar. O kadar çok papazların eserleri ile meşgul oluyorlar ki bunlara Müslüman demek dahi yanlış oluyor. Sorsan “akademik metodu kullanıyorum” diyeceklerdir. Güya mümkün olan tek güvenilir ve kabul edilebilir yöntem bu papaz usulü yoldur.

Felsefe bataklığına gömülmüş bir biçimde seküler ve materyalist bir dil kullanıp Batı Hristiyanlığının temel sorunlarını İslam’ın içine taşımaya çalışıyorlar. Öyle ki bir kısmı imanın şartlarını dahi inkâr ederek dinin dışına çıkmış durumdadır. F. Gülen gibi bunlar da insanlarımıza çok büyük zarar veriyorlar. Bakın neler zırvalamışlar, tevili mümkün değil:

1.Kurandaki Kıssaların çoğunun mecazi/sembolik/metaforik kısacası (haşa) masal olduğunu söylerler. (M. Halefullah) Bu eğilimin bizdeki en ateşin savunucusu Mustafa Öztürk’tür.

2. Ehl-i Kitabın da mevcut itikatlarıyla cennete gidebileceğini söylerler. (Süleyman Ateş)

3.“Hz. İsa’nın da bir babası vardır” derler. (M. Ali Lahuri)  

4.Kendine göre 19 mucizesine uymadığı gerekçesiyle Tevbe Suresi’nin son iki ayetini Kur’an’dan çıkarmaya teşebbüs ederler. Ve ilk mealini öyle yayınlarlar. (Edip Yüksel)  

5.Namazın beş vakit değil üç vakit olduğunu söylerler. (Yaşar Nuri Öztürk)  

6.İslam’da bildiğimiz anlamda “namaz” diye bir şeyin olmadığını söylerler (İhsan Eliaçık)  

7.Tavuk keserek kurban edilebileceğini söylerler. (Zekeriya Beyaz)  

8.(Haşa) “Allah, gaybı bilmez” derler. (Abdülaziz Bayındır)  

9.“Kabir azabı yoktur” derler. Ve bu iddiasını kanıtlamak için yaklaşık beş yüz sayfalık bir kitap yazarlar. (M. Okuyan)  

10.Kuran’daki ahkam ayetlerin değil sadece bütün Kur’an’ın tarihsel olduğunu dolayısıyla ahkamın bizi bağlamadığını söylerler. (Mustafa Öztürk)  

11.Hz. Âdem’in (a.s) bir anne ve babasının olduğunu ve üstelik Evrim Teorisi’nin de nispeten gerçek olduğunu söylerler. (Mustafa İslamoğlu) 

Daha neler neler. Öyle çok zırvalıyorlar ki hangi birisine cevap vereceksin? Aslında bunlara cevap vermeye çalışmak ta doğru değildir. Zırva tevil götürür mü?

İlahiyat Fakültelerinde bunlara da FETÖ gibi haşhaş veriyorlar galiba. Yoksa bu kadar ahmakça sözleri hiç bir aklı başında Müslüman söyler mi?

Hz. İsa’nın (a.s) nüzulü, Mehdi’nin zuhuru, kıyamet alametleri gibi “müsellem” olan hususları yani bütün İslam alimlerinin cevaplamaya dahi gerek duymayacak kadar açık olan hususları bu papaz kılıklı Vahhabi kafalı zavallılar reddediyor,  iyi mi! Ee, harici tohumu olmak böyle bir şey işte. Bu kişilerle Hükümet acilen ilgilenmesi lazımdır. Eğer ihmal edilir ise ruh ve sinir hastalıkları mütehassıslarının görev alanına girer ki tedavisi oldukça zahmetlidir.

Bunlar, Siyonistlerin televizyon ve medya kanallarında öylesine rağbet görüyor ki, kendilerini kıymetli bir mal! zannediyorlar. Hâlbuki bir çocuk dahi bunların zırvaladıklarını ahmakça konuştuğunu söyleyebilir.

Herkesi uyarmak zarureti vardır. Zira bunlar öyle bir hileye başvuruyorlar ki Şeytanı bile utandırmaktadır. Önce ayetlerden örnekler verip kendilerini pek güzel bir şekilde alim ve bilgili gösteriyorlar. İşte güveni sağladıktan sonra öylesine ahlaksız ve acımasız yalanlar, hurafeler söylüyorlar ki bunlara aldanmak çok kolay oluyor. Kısaca iki tane doğru söyleyip araya bir tane yalanı sıkıştırıyorlar. İşte yukarıda saydığım zırvalar numuneliktir. Bu zırvaları yazmaya kalksak kitap hacmine ulaşır.

Peki ne yapmalı da kendimizi, ailemizi ve toplumumuzu bunların şerrinden ve fitnelerinden muhafaza etmeliyiz?

“Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ yani: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş? Olan esaslı kaideleri dikkate almak zorundayız. Evet, bir kelâmın derecesi, ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin kaynağı, şu dört şeydir: “Mütekellim (konuşan), muhatab, maksad ve makam. Yoksa her ele geçen kitap okunmamalı, her söylenen söze kulak verilmemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.” (Konferans, Zübeyir Gündüzalp)

İşte Bediüzzaman’ın dediği gibi yapmalı, akıl ve kalbimizi kullanmalı her söyleneni kabul etmemeliyiz. Bakın ne demiş:

“Hiçbir müfsit (fesat çıkaran) ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz”.

Demek ki aklımızı ve kalbimizi kullanacağız. Mehenge vurmadan ölçüp tartmadan kabul etmeyeceğiz, vesselam…

Vehbi Kara Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle