• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Nusret Reşber
Nusret Reşber
TÜM YAZILARI

Yeter ki sen doğru ol…

12 Ocak 2023
A


Nusret Reşber İletişim:

 

Bir arkadaşım anlatmıştı. Yıllar önce İ.H. Lisesi’nden yeni mezun olduğunda, evinin yakınındaki bir tekstilde işe başlar.

İş görüşmesi sırasında, İHL mezunu olduğunu ve bunun gözetilmesini beyan eder.

Derken haftanın ilk cuması gelir ve namaza gitmek istediğini belirtir. Ustabaşı aynı inancı paylaşan biri değil. Bir de takım olarak çalıştıklarından (biri kesimci, dikici, diğeri ütücü, paketleyici vs. olduğundan) iş durgunluğu yaşanmaması gerekçesi ile izin vermez.

Arkadaşım ustabaşına, “bak ustam, benim inancımda Cuma saatinde çalışmak haramdır. Ben camiye gitsem de gitmesem de o saatte çalışmam. İşe girişte de bunu belirttim…” der. 

Konu patrona intikal edilince de, “ona karışmayın, o gelinceye kadar siz idare edin...” şeklinde cevap alırlar.

İHL’li arkadaşım anlatıyor.

Vakit namazlarımı da ev yakın olduğundan ve de “kaytarıyor, işi aksatıyor” sanılmasın diye mola saatimde evde kılıp geliyorum. Derken benim bu davranışımdan gece sabahlara kadar içki masasında vakit geçirenlerden bazıları etkilendi. Namaza başlayanlar, hatta beni de geçip camilerde irşat derslerine başlayanlar oldu” diyor.

Abdülkadir Geylani (r.aleyh), geldiği noktayı “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim…” diye belirtir.

Nitekim hayatının daha ilk evrelerinde, ilim yolculuğunda bulunduğu kafile eşkıyalarca önü kesilip her şeyleri alınınca kendisine de sorulur: “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” o da “Kırk altınım var” diye cevap verir. “Nerededir?” denildiğinde. “Koltuğumun altında dikili” dese de kendisine inanmazlar. Ama reislerine de olayı aktarırlar. Eşkıya reisi çağırtır ve dikili yeri açtırır bir de bakar ki, hakikat söylediği gibi. Kırk altını var çocuğun. “Neden altınlarının olduğunu -bizim alacağımızı bildiğin halde- gizlemedin” denildiğinde: “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” deyince Eşkıya reisi, ağlamaya başlar ve “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” der. Sonra tevbe eder, kendi adamları da “mademki şimdiye kadar reisimizdin, bundan sonra iyilikte de reisimizsin…” deyip onlar da tevbe ederler ve gasp ettikleri malları da sahiplerine geri verirler…

Hz. Yusuf’un, Kur’an’da anlatılan ahlakı –tüm peygamberlerin ahlakı gibi- eşsiz bir örnek timsalidir.

Güzel ve mevki sahibi bir kadının ahlaksız davetine, “…Hâşâ, Allah’a sığınırım! Kocan (da) benim velînimetimdir, bana iyilik edip evini açtı. Gerçek şu ki zalimler iflah olmaz! dedi.” (Yusuf 23)

Bu duruşu sebebiyle atıldığı zindanda da en güzel örneği sergiledi. Kendisiyle beraber zindana atılanlar, “…Doğrusu biz seni, muhsinlerden (iyilik sahibi ve dini gayret ehli kimselerden) görmekteyiz” deyip kendisinden bilgi talep ettiklerinde, bilgisinin kaynağını şöyle açıklar: “Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim.” (Yusuf 36,37)

Ve “Yusuf, ‘Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, korkarım ki, onlara meyleder ve cahillerden olurum!’ dedi. (Yusuf 33) Öyle ki atıldığı zindanı iman, ahlak medresesine çevirdi. Ve başından beri hayatında bıraktığı doğruluk taşları onu zindandan çıkarıp vezir yaptı!

Peygamberimiz, efendimiz aleyhi selam, Risalet’le görevlendirilmemişti daha. Abdülmüttalib’in yetimiydi…

Ama “El emin” olarak bilinirdi.

“O ne derse O’nun dediği olsun, ona razıyız” diye sevilip, sayılıp tanınırdı.

Hz. Meryem’in saf (bozulmamış) fıtratından dolayı “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” dediği gibi…

 O da kendisine Cebrail tarafından ilk ayetler vahyedildiğinde ve peygamber olduğu haber verildiğinde eşine çok korktuğunu söylemişti.

O’nu teselli eden eşi Hatice (r. anha) ise, “Asla (korkma)! Tam tersine sen müjdelen (sana müjdeler olsun.).  Allah seni asla cezalandırmaz.  Çünkü sen akrabalık bağlarını -sıla-i rahimi gözetirsin. Doğru konuşursun, yalan söylemezsin. Güçsüzlerin yükünü üzerine alır, fakiri kazandırırsın ve felakete uğrayanların yardımına koşarsın” taltifine mazhar olur.

Ve Kur’an’la pekiştirilen bu ahlakından asla vazgeçmemişti. 

Peygamber olmadan önce, yetimken, güçsüzken, zulme uğrarken ahlak ve tutumu ne idiyse peygamberlikten sonra da ve zaferle karşılaşınca, devlet kurunca da öyleydi.

Ahlak ve tutumu sadece kendi yakınlarına, eş dost ve arkadaşlarına, dindaşlarına karşı değil herkese karşı örnekti.

Peygamberliğini -ırkından dolayı- kabul etmeyen Yahudilere karşı da tutumu ahlakın en zirvesindeydi.

Yanından bir cenaze geçtiğinde ayağa kalktığında, sahabeleri, bunun bir Yahudi cenazesi olduğunu kendisine bildirildiğinde: “Bu da bir insan değil mi?” buyurmuştu. 

Bir Yahudi’nin çocuğu hasta olduğunda ziyaretine gitmiş, kendi telkiniyle o genç Müslüman olarak ruhunu teslim ettiğinde Allah’a hamd ve şükürde bulunmuştu.

Netice itibariyle bizler de güçsüzken de, güçlüyken de, fakirken de variyet içinde yüzerken de, hatta kavga ve barışta da, doğruluğu ön planda tutsak; etrafımız, bizim de rahat edeceğimiz bir cennete dönüşür belki!

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

bir

ALLAH cc razı olsun güzel yazı

Bir Yolcu

Önce, "zemzem gibi şifalı" yazınız için tebrikler... Yüzde-yüz güzel, umut-gülleri açtıran ifadelerin, "belki" ile bitmemesi daha güzel olurdu.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23