• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Nusret Reşber
Nusret Reşber
TÜM YAZILARI

Birçok şeyin arka planından habersiziz!

02 Mart 2023
A


Nusret Reşber İletişim:

 

Yıllar önce yakın çevremden iki aile arasında ileri boyutlara varacak derecede bir tartışma oldu. Amca-kardeş olan iki aile, kısa aralıklarla köyü terk edip farklı yerlere taşınmak zorunda kaldılar. Dargınlık sürüyordu. Öyle ki bir tavuğun ayağına bir taş değecek olsa birbirlerinden bilecekler…

Bunu takiben taraflardan birinin -olayın da müsebbiplerinden- büyük oğulları yıldırım çarpması sebebi vefat etti. Vefat edenin annesi, olayın da sıcaklığıyla, “Oğlum onlara biraz daha yakın bir yerde ölmüş olsaydı suçu onlara yıkardım…” demişti. Ve zamanla her şeyi unuttular, eski akrabalıkları devam etti...

Kehf suresinde, “Kullarımızdan bir kul…” denilen zat ile Musa (a.s.) kıssası ibretlerle dolu. Kıssada Hz. Musa, gidip tanıştığı zata, bildiklerinden kendisine de öğretmesi için arkadaşlık teklif eder. O zat, Musa’ya, mahiyetini bilemediği hususlar sebebiyle buna katlanamayacağını bildirse de Musa (a.s.) ısrar eder ve beraber yola çıkarlar.

“Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, ‘İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!’ dedi.” O zat işine karışılmaması gerektiğini Musa’ya hatırlatır, sonra yola devam ederler.

“…Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, ‘Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!’ dedi.” Zatın tekrar ikazı üzerine Musa (a.s.), bir daha işine karışırsam seninle arkadaşlığımız bitsin der. 

“Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, ‘İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın’ dedi.” 

Adam, “İşte bu, birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.”

“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.”

“Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. “Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik. “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi.

Bunları ben kendi görüşüme (kafama) göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.” (Kehf 60-82)

Kıssada da belirtildiği üzere birçok şeyin arka planından (öğreninceye kadar) bihaberiz.

Herkes bilgi ve tecrübesine ve bazen de taşıdığı fikriyatına göre yorumda ve zanda bulunur.  

Oysa Hucurat suresinde: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır…” buyrulur.

Çevremizde zaman içinde mahiyetini kavrayamadığımız -son depremde de olduğu gibi- irili ufaklı birçok hadiseyle karşılaşıyoruz. Bunların görebildiğimiz maddi sebepleri olduğu gibi bilemediğimiz nice manevi boyutu da vardır elbet. Rabbimizin imtihan dairesinde karşımıza çıkardığı salgın hastalıkları, iş veya trafik kazaları, sel, heyelan, çığ, yangın ve daha da korkuncu deprem felaketleri karşısında Rabbine teslim olan kulların duruşu bellidir.

İnanan insana düşen, başına gelen her iyi veya kötü durumdan gerekli dersi çıkarmaktır.

Elimizden gelmeyen bu gibi felaketler karşısında biz üzerimize düşeni bir taraftan yapma gayretinde bulunurken, diğer taraftan da olayların seyir ve sonucuna katlanmayı bilmekle mükellefiz.

Kimileri işin sadece görünen cihetine yoğunlaşıp, geri kalan kısmı inkâra ve redde kalkıştıkları gibi bir pozisyon sergileyemeyiz.

Bunu yaparken belirttiğim gibi, üzerimize düşeni tastamam yapacağız. Bir haksızlık varsa, felaketlerde zararın daha vahim hale gelmesinde parmağı olanlar varsa onlardan hakkımızı almaya gideceğiz. Benzeri olaylarda daha çok zarar görmemek için tüm önlemlerimizi almaya devam edeceğiz elbet.

Bununla beraber bir bela ve musibete duçar olduğumuzda da Rabbimize isyan etmeden ona tahammül göstereceğiz. 

Zira elimizden gelen tüm gayreti sergiledikten sonra gelen belalar, bizim ya günahlarımıza kefaret olacaktır ya da yanlışlarımıza karşı bunu bir ikaz kabul edeceğiz ve zaman kaybetmeden hemen hatalarımızı onarma cihetine yöneleceğiz.

Karşılaştığımız felaketler, Allah muhafaza bizim helakimize sebep olmamalı. Tam tersine inancımızı pekiştirmeli. Küfrün içinde debelenenler gibi bu felaketler helakimiz için de üzerimize gönderilebilirdi. Ama biz inanıyoruz ki bu musibetler, imtihanımızın gereğini hakkıyla yerine getirmemiz için birer uyarı ve kayıplarımız da bizim günahlarımıza kefarettir.

Rabbimiz, teselli kaynağımız olarak şöyle buyuruyor: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara 155-156) 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

M.Ali

Allahım günahlarımızı bağışlasın inşallah.

Orhan İnan

İnandık iman ettik. Rabbim ibret alanlardan olabilmeyi nasip etsin.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23