Saltanat hicab-ı din, hilafet ise icab-ı dindir
İslâm coğrafyasında hareketli günler yaşanıyor. Bir dönemin diktatörleri birbir alaşağı ediliyor. Ama henüz genelde insanlığın, özelde ise ümmet-i İslâmiyye’nin saadet-i dareynini temin edecek olan hilafet-i şeriyye gerçekleşmedi. Çünkü “Eski tamamen ölmedi, yeni de tamamen doğmadı.” Saltanat ölmedi, sadece saltanatın başkenti ve sultanların sayısı değişti.
Saltanat arızîdir, hilafet ise aslidir. Saltanat dinden değildir ve dinin emrettiği de değildir. Aksine saltanat dine hicab olan, dini perdeleyen, gölgeleyen, sümenaltı eden bir sistemdir. Saltanat, ümmetin reyini ve rızasını hiçe sayarak padişahın, devlet başkanının, kralın, idarecinin keyfini, cebrü şiddetini kanun haline getirip hayata çerçeve kılmaktır.. Oysaki Allahû Teâla’nın davetine, davasına icabet edenlerin bütün zamanlarda ve mekânlarda geçerli vasıfları şûra/istişaredir. Rabbimiz hatırlatıyor: “Ve onlar ki, Rablerin(in da’vetin)e icâbet ederler ve namazı hakkıyla edâ ederler. Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişâre iledir). Ve (onlar) kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.” (Şûra Sûresi/ 38)
Dikkat edilirse, dinimiz İslâm bizden saltanat, demokrasi istemiyor. Dinimiz bizden hilafet, şûra, istişare istiyor. Hilafet; idare ederken Allah’ın indirdiği hükümlerle idare etmek ve idarecileri de şûra/iştişare ile seçmektir. Diktacılıktan, diktatörlükten, dik başlılıktan kurtulmanın çaresi, “el- Hilafet-ü Raşide”dir. Kendi iradesini, reyini, rızasını katledip ödünç şahsiyetlerin sırtından rütbe kadavrası çıkaran şovalyelerinden kurtulmanın çaresi behemehâl hilafet şuurunu kuşanmaktır. Saltanat dik başlıların, Hilafet ise Allah’tan gayrisine boyun eğmeyen başı dik olanların sistemidir. Dolayısıyla Hilafet için çalışmak, dinin icaplarındandır.
Saltanat keyfiliğe ve cebriliğe dayanır. Hilafet ise, Hakk’a ve hukuk’a dayanır. Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine bağlı kalarak Şeriatullah dâhilinde halkın rızasına değer veren yegâne sistem “el- Hilafet-ü Raşide/Raşid Halifelik” sistemidir. İnsan ve Müslüman olarak fıtratımıza en uygun sistem Saltanat değil, Hilafet’tir. Dolayısıyla bizi saltanat belâsından Demokratik Laik sistem değil, ancak el- Hilafet-ü Raşide kurtarabilir.
Demokratik Laik sistem, saltanatın Tağutlaşmış, Firavunlaşmış şeklidir. Saltanat sisteminde padişah bir kişi iken, Demokratik Laik sistemde padişah sayısı 550’dir. Tabii ki bu padişahların sayıları ülkeden ülkeye değişebilir. Demokratik Laik sistem; asla ve kat’a saltanattan kurtulmak değil, padişahların sayılarını çoğaltmaktır.
Hilafet-i Raşide’ye sevdalanmış Müslümanları, modern politik kültür ile ikna etmek mümkün değildir. Çünkü modern politik kültür, Müslümanlara ait bir kültür değildir. Modern politik kültür; hakikate değil, şartlara göre gerçek olması muhtemel olan değerlere dayanan pragmatik bir kültürdür. Bilindiği gibi pragmatizm, hak ile batılı birbirine karıştıran ve hakikatin keyfiyetini tahrif eden bir ideolojidir. Bu ideolojiye kendilerini adayanlar, hakikati tahkir ve tahrif ederler. İdeolojileri insanları hakikatten mahrum bıraktıran belâlardır.
Azgın ata ve puta tapan azınlıkları iktidar yapıp muktedir kılmaya çalışanlar, siyaseti ahlâkî değerlerden müstağni gören Tarzanlardır. Onların işi; “hukukun üstünlüğü”nden “üstünlerin hukuku”na geçişi sağlamaktır. Halka rağmen var olmayı marifet sanan, milletin iradesini küçümseyen, kendi heveslerini âlemlere kâhya eden her türlü muktedire karşı mücadele etmek, Rabbimizin emrettiği cihad cümlesindendir. Şunu bilelim ki; Gayr-i meşru muktedirlere iktidar kapısını sonuna kadar kapatan bir dinin mensuplarıyız. Dinimiz İslâm’ın bize kazandırdığı hilafet şuuru; kaşları çatılmış, vicdanını yitirmiş, kokuşmuş bürokrasisiyle sağırlaşmış ve körleşmiş kara yüzlü devletin yüzüne azıcık tebessüm kondurmak için nefes tüketmektir. Menfaatleri uğruna, nesebi gayri sahih iktidarlarını sürdürmek pahasına, vatan evladının çerez gibi harcanmasına alışmış, hatta göz yummuş, içten içe sevinen karanlık yürekli adamların “balyoz”unu parçalama seferberliğine katılma cesaretini kuşanmaktır.
Ümmetin rızasını hiçe sayarak kendilerine kutsal unvanlar veren işgüzar kaypaklara karşı Hz. Muhammed (sav)’in unvanını hatırlatmak, hilafeti icab-ı din bilmektir.
Saltanat arızîdir, hilafet ise aslidir. Saltanat dinden değildir ve dinin emrettiği de değildir. Aksine saltanat dine hicab olan, dini perdeleyen, gölgeleyen, sümenaltı eden bir sistemdir. Saltanat, ümmetin reyini ve rızasını hiçe sayarak padişahın, devlet başkanının, kralın, idarecinin keyfini, cebrü şiddetini kanun haline getirip hayata çerçeve kılmaktır.. Oysaki Allahû Teâla’nın davetine, davasına icabet edenlerin bütün zamanlarda ve mekânlarda geçerli vasıfları şûra/istişaredir. Rabbimiz hatırlatıyor: “Ve onlar ki, Rablerin(in da’vetin)e icâbet ederler ve namazı hakkıyla edâ ederler. Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişâre iledir). Ve (onlar) kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.” (Şûra Sûresi/ 38)
Dikkat edilirse, dinimiz İslâm bizden saltanat, demokrasi istemiyor. Dinimiz bizden hilafet, şûra, istişare istiyor. Hilafet; idare ederken Allah’ın indirdiği hükümlerle idare etmek ve idarecileri de şûra/iştişare ile seçmektir. Diktacılıktan, diktatörlükten, dik başlılıktan kurtulmanın çaresi, “el- Hilafet-ü Raşide”dir. Kendi iradesini, reyini, rızasını katledip ödünç şahsiyetlerin sırtından rütbe kadavrası çıkaran şovalyelerinden kurtulmanın çaresi behemehâl hilafet şuurunu kuşanmaktır. Saltanat dik başlıların, Hilafet ise Allah’tan gayrisine boyun eğmeyen başı dik olanların sistemidir. Dolayısıyla Hilafet için çalışmak, dinin icaplarındandır.
Saltanat keyfiliğe ve cebriliğe dayanır. Hilafet ise, Hakk’a ve hukuk’a dayanır. Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine bağlı kalarak Şeriatullah dâhilinde halkın rızasına değer veren yegâne sistem “el- Hilafet-ü Raşide/Raşid Halifelik” sistemidir. İnsan ve Müslüman olarak fıtratımıza en uygun sistem Saltanat değil, Hilafet’tir. Dolayısıyla bizi saltanat belâsından Demokratik Laik sistem değil, ancak el- Hilafet-ü Raşide kurtarabilir.
Demokratik Laik sistem, saltanatın Tağutlaşmış, Firavunlaşmış şeklidir. Saltanat sisteminde padişah bir kişi iken, Demokratik Laik sistemde padişah sayısı 550’dir. Tabii ki bu padişahların sayıları ülkeden ülkeye değişebilir. Demokratik Laik sistem; asla ve kat’a saltanattan kurtulmak değil, padişahların sayılarını çoğaltmaktır.
Hilafet-i Raşide’ye sevdalanmış Müslümanları, modern politik kültür ile ikna etmek mümkün değildir. Çünkü modern politik kültür, Müslümanlara ait bir kültür değildir. Modern politik kültür; hakikate değil, şartlara göre gerçek olması muhtemel olan değerlere dayanan pragmatik bir kültürdür. Bilindiği gibi pragmatizm, hak ile batılı birbirine karıştıran ve hakikatin keyfiyetini tahrif eden bir ideolojidir. Bu ideolojiye kendilerini adayanlar, hakikati tahkir ve tahrif ederler. İdeolojileri insanları hakikatten mahrum bıraktıran belâlardır.
Azgın ata ve puta tapan azınlıkları iktidar yapıp muktedir kılmaya çalışanlar, siyaseti ahlâkî değerlerden müstağni gören Tarzanlardır. Onların işi; “hukukun üstünlüğü”nden “üstünlerin hukuku”na geçişi sağlamaktır. Halka rağmen var olmayı marifet sanan, milletin iradesini küçümseyen, kendi heveslerini âlemlere kâhya eden her türlü muktedire karşı mücadele etmek, Rabbimizin emrettiği cihad cümlesindendir. Şunu bilelim ki; Gayr-i meşru muktedirlere iktidar kapısını sonuna kadar kapatan bir dinin mensuplarıyız. Dinimiz İslâm’ın bize kazandırdığı hilafet şuuru; kaşları çatılmış, vicdanını yitirmiş, kokuşmuş bürokrasisiyle sağırlaşmış ve körleşmiş kara yüzlü devletin yüzüne azıcık tebessüm kondurmak için nefes tüketmektir. Menfaatleri uğruna, nesebi gayri sahih iktidarlarını sürdürmek pahasına, vatan evladının çerez gibi harcanmasına alışmış, hatta göz yummuş, içten içe sevinen karanlık yürekli adamların “balyoz”unu parçalama seferberliğine katılma cesaretini kuşanmaktır.
Ümmetin rızasını hiçe sayarak kendilerine kutsal unvanlar veren işgüzar kaypaklara karşı Hz. Muhammed (sav)’in unvanını hatırlatmak, hilafeti icab-ı din bilmektir.







