Sâhibü’l vefâ direniş adamı Ramazan Keskin Hocaefendi
Bu sene Muharrem ayında gönlümüze yeni bir matem düştü. Malatya’nın direnen hocası Ramazan Keskin Hocaefendi âhirete göçtü.
Ramazan Keskin Hocaefendi; Müslümanların ağızlarından laf alan değil, gönüllerinden dert alan bir hocaydı. İslâm’ın izzetli günlerini, Müslümanların halifeli anlarını görmeden gitmek kendisini kahrediyordu. Bir “Nesl-i Cedid” in peşindeydi. “Nesl-i Cedid” adeta özlemi olmuştu. İçine büyüktü, zira denizaltı gibiydi. Görünmeyi değil gürültüyü sevmezdi. Görüldüğü yerde de Allah’ı hatırlatmayı esirgemezdi.
Ramazan Keskin Hocaefendi; masum değildi, günahkâr bir Allah kuluydu. Amel defterine bilerek veya bilmeyerek yazılan günahlarını tevbe silgisiyle siliyordu. Allah katında günahlarının affı için Müslüman kardeşlerinden de dua taleb ediyordu. Tam bir tevazu ve samimiyet abidesiydi.
Ramazan Keskin hocanın dünyası; darılma dünyası değil, dayanma ve dayanışma dünyasıydı. Müslümanları ziyaret etmeyi çok severdi. Kelimenin tam anlamıyla “Sâhibü’l Vefâ” idi; ziyaret ve zarafet adamıydı.
Ramazan Keskin Hocaefendi, Malatya’da samimiyetin ve cesaretin timsaliydi. 28 Şubat sürecinde laikçi dinozorlara karşı sergilediği direnişten dolayı “Zalimler önünde diz çökmeyen adam” olarak memlekette bilinirdi. Etrafında dava dargınları, dava kırgınları ve dava yorgunları hiç eksik olmazdı. Deniz adamdı; hırçın akarsular kendisinde sükûn buluyordu.
Dudaktan değil yürekten konuşuyordu. İçi-dışı birdi. Kapalı savunmaların kilit adamıydı. Celali ve cemali bir hocaydı; konuşurken gürler ve kükrerdi. Yürekten yüreğe yol bulmaya çalışırdı. Örneği, önderi Muhammed Mustafa, kendisi ise tam bir sâhibü’l vefâ!
Ramazan Keskin Hocaefendi; çekilen çilelerin ve ödenen bedellerin adamıydı. Düşmanın defterinde Müslümanların delisi, Hakk’ın defterinde ise ümmetin velisiydi.
“Kendini bilmek için geçerse bütün ömür, O gönül aynasında, herkesi kendi görür, Âlim ölse de yaşar, cahil yaşarken ölür.”
Ramazan Keskin Hocaefendi; Müslümanlarla yâr-ü hemdemdi. Müslümanların hâli, onun ilmihâli idi. Kardeşlik coğrafyası, kalbindeki imanının hududuyla sınırlıydı.
Hayatın acısını tattı. Bir müddet de hapis yattı. Malatyalı Müslümanlara sitemi vardı. Hapisten tahliye olduktan sonra gelen ziyaretçilere; “Benim sadık dava arkadaşlarım, benim şu kayısı ağaçlarımdır” diyordu. Bu, bir ızdırabın ifadesiydi. Hapse girmeden önceki cemaatini hapisten tahliye olduktan sonra çok aradı ama bulamadı. Cemaat cemadat olmuştu. Dikenleri selamlayan güller solmuştu. Sanki dünkü arkadaşlarıyla insi bir şeytan konuşmuştu. Düşünüp düşünüp anlam veremiyordu. Maddenin manayı vurmasını bir türlü içine sindiremiyordu.
Ramazan Keskin Hocaefendi; dava adamı, davet ve dua adamıydı. Dualarında sık sık ‘Kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail, kahrolsun bütün dünya emperyalist devletleri” diyordu ve tekbirler eşliğinde âminler alıyordu.
Yakasına yapışmıştı şekvâ. Ama onu ayakta tutuyordu kuşandığı zühdü takva. Malatya’nın Ebû Zer’i idi. Tuğyan olan bir ülkeydeydi, tufan kopacak diye gemi yapmanın derdindeydi. Gemisini tamamlamadan gitti. Gemisini tamamlamayanlar utansın. Gemisini tamamlayacak olanlar da behemehâl görev alsın!
Ramazan Keskin Hocaefendinin etrafındakilerden kendilerine gelen dünyevilik tekliflere “Haramdır, lakin” diyerek sırat-ı müstakimden kayanlar olmuştu, ama o soyadı gibi keskindi; “Lâkin, haramdır” diyordu. Harama kaymamak için fakr-ü zarurette şerefiyle kalmayı tercih ediyordu. Kayanlara istikamet gösteriyordu, etrafında kalanlara istikrar tavsiye ediyordu.
Ramazan Keskin Hocaefendi; politika sapağında tereddütler yaşadı. Ama Allah kendisini korudu. Politikaya bulaşmadan âhirete intikal etti.
Köyün öğrencisi, şehrin öğretmeniydi. Hak’tan ve halktan yanaydı. Onun inancı; Hak’tan ve halktan yana olmayanlar, zir-u zeber olurlar!
Mihrapların, minberlerin, düğünlerin, taziyelerin ve sünnet cemiyetlerinin coşkulu hatibi idi. Sesini değil sözünü yükseltmeye çalışıyordu. Kur’an’sız hafta geçirmezdi, dinleyicileri arasında da seçim yapmazdı. Sohbetini seçenlerden de asla vazgeçmezdi. “Kale Allah, Kale Rasulüllah” der söze başlardı, fazla da kılü kali önemsemezdi.
Cenazesine katıldım, bir hayli kalabalıktı. Hayatta iken yalnız yaşadı. Ölünce değeri anlaşıldı. Türkiye’de insanların ölüsü dirisinden daha kıymetlidir. Müslüman için de, gâvur için de bu böyledir.
Mazlumun önünde siperdi. Zalimlerin karşısında yükselen sesti. Malatya’da direniş nesline nefesti. Vefatından sonra Malatya’nın sokakları boş, meydanları ıssız, düğünleri, taziyeleri sessiz kaldı.
Ramazan Keskin Hocaefendi; imanın hızı, umutsuz anların da yıldızıydı. Amel-i Kesir’in değil, Amel-i Ahsen’in peşindeydi. Yani çok amel işlemenin değil, en güzeli işlemenin gayretindeydi. Bu husustaki dayanağı da Allah’ın şu âyeti idi:
“O, hanginizin “Amel-i Ahsen” daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk Sûresi/2)
Ramazan Keskin Hocaefendi kendisini tanıyan herkesten bir yanını aldı götürdü. Rasûlüllah (sav)’ın oğlu İbrahim’in vefatında söylediğini hatırlayalım; “Göz ağlar, kalp de mahzûn olur, ancak biz Rabbimiz’in râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz! Vallâhi ey İbrâhîm! Biz senin firâkınla çok mahzûnuz!” (Buhârî, Cenâiz, 44; İbn-i Sa’d, I, 138) Ömür de ölüm de Allah için olduktan sonra ha yorganda ha urganda olmuş ne fark eder. Allah ğani ğani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.







