Müstekbirlerin politik ihtiraslarının pazarlanması
Politika Firavunların, Siyaset ise Peygamberlerin insanlara öğrettikleri ilimlerin başında gelir. Ahiret hayatını unutan, adaleti hafife alan, iyilikleri (ma’rufu) yasaklayan ve kötülüklerin (münkerin) yayılmasını arzu eden zalim politikacıların, fesadın yayılmasına vesile olmaları mümkündür. Günümüzde İslâm’ın siyasi keyfiyete haiz tekliflerine rıza göstermeyenler, İslâm’a kendi politik tercihlerini (şahsi kanaatlerini) yüklemeye çalışmaktadırlar. Modern-ulus devlet paradigmasına dayanan siyasi tercihlere/düşüncelere ‘İslâmî’dir’ diyen kimselerin, müstekbirlerin gayr-i meşrû politik ihtiraslarını pazarlandıklarını söylemek mümkündür.
İslâm topraklarında Allah’ın hükmünü ve hâkimiyetini hiçe saymış ölmüş veya diri ekâbirlerinin ve Şeytan Amerika’nın iradesinin gereklerini yerine getiren ve yerine getirenlere alkış tutanlar, müstekbirlerin politik ihtiraslarını biz Müslümanlara pazarlayanlardır. “Vatanın Maslahatı” adına memleketin dinini değiştirmeyi göze alan politikacılar, müstekbirlerin politik ihtiraslarını pazarlayan içimizdeki şirk simsarlarıdır. Bunların amaçları “Çağdaş Uygarlık Hurafesi” adına Allah’ın dinine mukabil ve onun yerine geçsin diye “Sivil Din” oluşturmaktır. Nitekim son günlerde memleketimizde “Cümle Haramlar Partisi”nin genel başkanı, “Cami imamları ölmüş devlet büyüklerimize dua etmek mecburiyetindedirler” diyerek tehditler savurmuş ve bu tehditleriyle bihakkın bir “Firavun Bozuntusu” olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü tarihte Musa (as)’in karşısında Musa (as)’a iman etmiş Bel’am b. Baura’nın kendisinin lehine dua etmesi için rüşvetler, bahşişler veren Firavun olmuştur. Dolayısıyla bir gönül işi olan duaları ipotek altına almaya çalışanlar, insanların gönüllerine, dualarına müdahale etmeye kalkışanlar, günün Firavunluğuna oynayanlardır. Cami imamlarının dualarına müdahale etmeyi hedeflemiş günümüzün Firavun bozuntularını tarihin çöplüğündeki yerlerine göndermek, sahih iman sahibi imamların müşterek asli görevleridir.
İslâmî davanın ilke ve değerlerinin popülist politikalara basamak kılmak, İslâm’ın dışında yeni bir dinde karar kılmaktır. Müslümanlar olarak inancımız o ki; dinimiz İslâm’ın hükmünün bulunmadığı hiçbir hayat alanı yoktur. Hayatımızın bütün kareleri ve kademeleri dinimiz İslâm’ın sahası dâhilindedir. Dinimizden bağımsız ve bağlantısız hiçbir hayat alanımız olmaz. Bugünümüz dünümüzün bir devamı, yarınımız ise içinde yaşadığımız bu günümüzün varisidir. Dünün, bugünün ve yarının sahibi olan Allahû Teâla’nın indirdiği hükümlerle değil de kendi cinsimizden birtakım insanların düzmece yasalarıyla idare olunmaya çalışıyoruz. Şimdi kendi kendimize düşünüyor ve soruyoruz: İnsanların ilminin Allah’ın ilminden daha üstün ve geniş olduğuna mı inanıyoruz? Yoksa Allah’a güvenmiyor muyuz? Allah’ın gönderdiği din bize kâfi gelmedi mi? Eğer bu suallerin cevabı “evet”se, bu durumda bizim için iman ve mü’minlikten bahsedilemez. Çünkü bu durumda ilahi emanete ihanet etmekle karşı karşıyayız. Şunu bilelim ki; insanoğlu ilahi emaneti yüklenmiş ve yüklendiği emaneti hakkıyla eda etmekle mükellef kılınmış bir varlıktır. Rabbimiz buyuruyor:
“Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emrediyor. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.” (Nisa suresi/ 58)
Emaneti ehline vermenin alâmeti, insanlar arasında hükmederken Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmektir. Kur’ân-ı Kerim’in bu ayet-i kerimesinden açıkça anlaşılmaktadır ki; İslâmî hayatı sınırlamak ve sıfırlamak amacıyla yola çıkmış ideolojik kadroları, laikliğe iman etmiş Demokrat sağcı ve solcu müşrik politikacıları toplum ve devlet idaresinden uzaklaştırmak, Allahû Teâla’ya imanı olanların müşterek asli görevleridir. Bakınız biz Müslümanlar olarak “Lâ ilahe İlâllah Muhammedü’r Rasûlüllah” diyerek iman ettik. Muhammed Kutup (Rh.a.) der ki:
“Lâ ilahe İllâllah” ile “Lâ ilahe İlâllah”ın ilk muktezası olan Allah’ın şeriatıyla hükmetmek ve insanları bu hakikat üzere eğitmenin irtibatı, parçalanma kabul etmez.”
“Lâ ilahe İllâlah” ile Allah’ın şeriatıyla hükmetmek arasındaki sağlam kopmaz bağı insanlara öğretmedikçe davetçiler olarak emaneti eda etmiş sayılmaz. (Es-Sahvetü’l İslâmiyye (Muhammed Kutub) Sh: 81, 95, Kahire/ 1990)
Müslümanları Allah’ın şeriatıyla hükmetmekten vazgeçirmek, hayatlarını Allah’ın şeriatına göre tanzim etmelerine engel olmak, Müslümanları imanlarından vazgeçirmek demektir. Türkiyeli Müslümanlar, “Lâ ilahe İlâllah Muhammedü’r Rasûlüllah”’ın gereklerini yerine getirmekten vazgeçtikleri günden bu yana siyaset sahnesinde “Mason Locaları”nın entrikalarına yenik düştüler. Altını çizerek diyorum ki; Türkiye siyasetinden “Mason Locaları”nın etkilerini yetkilerini sıfırlamak için, Allah’ın şeriatına dönmekten, Allah’ın şeriatına göre hayatımızı tanzim etmekten başka çaremiz yoktur. Aksi halde müstekbirlerin politik ihtiraslarını pazarlayanlarının tumturaklı sözlerine ve vaadlerine kanmak mecburiyetinde kalırız.
Müstekbirlerin politik ihtirasları; İslâm coğrafyasını Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine bağlı ve bağımlı kalmadan yaşayan ve “Çağdaş Uygarlık Hurafesi”ni kıble edinmişlerden meydana gelmiş bir köleler kampına dönüştürmektir. Allah’ın şeriatıyla idare edilmeyen ülkeler; neyle idare olunurlarsa olsun, köleler kampına dönüşmüş viranelerdir!







