• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
TÜM YAZILARI

Müslümanların bereketli olma mesuliyetleri

15 Mart 2023
A


Mustafa Çelik İletişim: [email protected]

 

Allah’ın arzında Müslümanlar bereketli insanlardır. Yaşadıkları ortamı bereketlendirenlerdir. Bu bir misyon olup Müslümanlara Peygamberlerden miras kaldı. Kur’ân’ı Kerim’in ifadesiyle Hz. İsa (as) şöyle dedi:

“Nerede olursam olayım beni mübarek/bereketli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem Sûresi/ 31)

Bilindiği gibi kedi, aslangiller familyasındandır. Ama kırk tane kedi bir araya gelse, bir tane aslan etmez. İşte uğradığı yere bereket götüren ve yaşadığı mekânda bereketli olan dava adamı bu demektir. Dava adamlarının yaşadıkları ortama İslâmi değerlerin damgasını vurmaları, inançları nispetindedir. Allah’ın davasına hizmet yolunda dava arkadaşlarına karşı kalplerinde kırılma, darılma kelimelerini taşıyanlar, yarı yolda kırılmaya ve dağılmaya mahkûm olanlardır.

Kur’ân’ı cemaatsiz, cemaati icraatsız bırakanların -rütbe ve unvanları ne olursa olsun- âhiretleri cehennem olur.

Müslümanlar kimlik ve kişilik sahibi kimselerdir. Müslümanların kimlik ve kişiliklerini oluşturan Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Kur’ân ve sünnetin devre dışı bırakıldığı, İslâm dininin hükümleriyle mukayyed kalınmayan ortamlarda bulunmak, oluşumların içinde olmak, Müslümanın diniyle ve imanıyla bağdaşmaz.

Müslümanlar hâl ve mahal olarak yaşadıkları ortama İslâm’ın damgasını vurmak mecburiyetindedirler. Müslüman insan; zamana, mekâna ve imkâna dinini feda etmeyen kimsedir. “Zamanımız, mekânımız ve imkânımız dinimize fedadır” diyemiyorsak, biz de fena olanlardan olmuşuz demektir. Dava adamı, kendisini davasından alıkoyacak her şeyi elinin tersiyle itmesini bilmiyorsa, dava adamı olma hakkını kaybetmiş demektir.

Yaşadığınız ortamda, gün geçirdiğiniz ülkede İslâm’ın değerlerini, Müslümanların sesini yükseltmiyorsanız, sessizce ölüme giden esirler olmaya mahkûmsunuz. Müslümanların yaşadıkları ülkede İslâm’ın değerlerini üstün hale getirmeleri, dine karşı göstermeleri gereken vefadandır. Gerçek bir davâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, davâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez. Ama, onları alıp kesseniz, kanlarının her damlası ‘vefâ, vefâ’ diye bağıracaktır. Ebu Musa el-Eş’ari (r.a) şöyle anlatıyor: “Peygamber ile (sav) beraber savaşa çıktık. Altı kişiydik. Bizim bir devemiz vardı. Ona sıra ile biniyorduk. Ayaklarımız delindi. Benim her iki ayağım hem şişti, hem de tırnaklarım düştü. Bu yüzden ayaklarımıza çaputlar (bez parçaları, paçavralar) bağlıyorduk. İşte o gazveye (sefere) bundan dolayı “Zatu’r Rika” (Paçavralar Harbi, Ayağı Sargılılar Harbi) denilmiştir.” (Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe) İşte dava yolunda olan dava adamlarının fedakârlık serüvenleri. Onlar Allah yolunda ser veriyorlardı ama düşmana sır vermiyorlardı. 

Genelde insanlık âlemi için, özelde ise Müslümanlar için, hakikatin üç temel varoluş ve tezahür formu vardır. Bunlar Hz. Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesinde mündemiçtir. Bilindiği gibi, Sünnet-i Seniyye, kavil/söz, fiil ve ikrar/hal süreçlerinden oluşur. İşte Sünnet-i Seniyye’de özetlenen bu üç temel boyut, medeniyetin ilim, irfan ve hikmetten teşekkül eden üç temel sütununu oluşturan hakikatin üç tezahür biçimini hem temsil eder, hem de temessül ettirir. Hal böyle olunca, hakikatin görünümlerine söz yoluyla da, fiil yoluyla da, hal yoluyla da ulaşabiliriz.

Dindar insanların tercihli olarak lâ dini ortamlarda yaşamaları, din düşmanlığını yapan lâ dini kadrolarla beraber olmaları, dinlerinden ve din kardeşlerinden beri olmalarına sebeptir. Rasûlüllah (sav): “Ben müşrikler arasında yaşamaya devam eden her Müslümandan uzağım” buyurdu. “Niçin Ey Allah’ın Rasûlü” dediler. Peygamber (s.a.v.) “Müslümanlarla müşriklerin ateşleri birbirlerini görmesin” buyurdu.” (Tirmizî, Siyer: 42; Ebû Dâvûd, Cihâd: 95; Nesâî, Kasâme: 27) Dikkat edilirse, Müslüman kimliğinin kendine has yönlerinin bulunması, hayatın çeşitli alanlarında bazı yükümlülükler gerektiriyor. Onlardan biri, Müslümanların, değerlerini koruma idrâkine sahip olup dinî özelliklerini kaybedecekleri bir çevrede yaşamalarının sakıncasının farkında olmaları ve ona göre hareket etmeleridir. Bu hadis-i şerif bize diyor ki; Müslüman olarak bulunduğunuz ortam dininize göre değilse; dininizi değil ortamınızı değiştiriniz.

Hilafet-i Şer’iyye’nin ilgasından bu yana Müslüman ırkların algılama, duyma, düşünme ve yaşama biçimlerini belirleyen şey, İslâm’ın ürünü olan İslâmî vasat ve İslâmî vasıtalar değil, çok ilahlı Batının seküler vasat ve bu vasatın ürünü ve yeniden-üreticisi olan vasıtalarıdır. Müslümanlar, bu yakıcı ve yıkıcı gerçeği henüz tam olarak fark ve idrak edebilmiş değiller. Bu gerçeği fark edebilmenin de, idrak edebilmenin de yegâne yolu, bu seküler vasatı ve seküler vasatın vasıtalarını terk etmektir. Müslümanlar olarak akidemizin çerçevesini belirleyen Kelime-i Tevhid’in başındaki “Lâ” bunu gerektirir.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Ali Naci özgür

Hocam bu haftaki yazınızı dikkatle ve ibretle okudum Tevhidi iman acısından müslümanlar için çok çok önemli La diyemedikten sonrası çok sıkıntılı sahih bir iman için önce La demek ve iman etmek ALLAH CC Razı olsun Hocam
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23