Müslüman kimlikle ulusal kimliğinin çatışması
Müslüman olarak bizim dinimiz aynı zamanda bizim hüviyetimizdir. Bizi dinimizin hududu dışına çıkararak, dinimizin belirlemediği çerçevelerde yaşamaya mecbur ve mahkûm etmeye çalışanlar, bize de dinimize de ihanet edenlerdir. Müslüman’ın mezhebi, meşrebi Müslüman’ın ana kimliği değil, alt kimliğidir. Bu alt kimliğini ana İslam kimliğinin üzerine çıkartanlar sapıtırlar, İslâmî dengelerini kaybederler. Müslüman bir insan ırkını, rengini, dilini, coğrafyasını, tarikatını, mezhebini ve meşrebini dininin fevkine çıkardığı andan itibaren Müslüman kimliğini kaybeder. Artık ona Müslüman denilemez.
Müslüman’ın Kimliği; Millet, Ümmet, Şeriat, Sünnet ve Cemaat’ten bağımsız asla ve kat’a düşünülemez. Müslüman’ın kimliği İslâm’dan başka hiçbir ideolojiyi, hiçbir dini hayat sistemi edinmemek, Cemaat olmak ve Rasûlüllah (sav)’in sünnetine bağlı kalmakla bilinir ve tanınır. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Cemaat olmak, Müslüman kimliğinin önüne ve üstüne hiçbir kimliği geçirmemektir. Hevâsına tabi olan ve şahsi kanatlarını hakikat zannedip din diye takdim edenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ten sayılmazlar. Allah’ın ve Rasûlünün emrettiği bir şeyi kendi arzusundan, tarikatının, meşrebinin, hocasının ve şeyhinin şahsi kanaatinden, görüşünden ötürü terk etme muhayyerliğini kendilerinde görenler, Müslüman kimliğini kaybedenlerdir. Allahû Teâla buyuruyor: “Allah ve Rasûlü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin, o konuda kendi işlerinden dolayı başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab Sûresi/ 36)
Kimlik; ferdlerin veya toplumsal grupların “Kimsin?” sorusuna verdikleri cevaplardır. “Kimsin?” sorusuna “el- Hamdulillah Müslüman’ım” demek, Müslüman kimliğine sahip olmanın bir gereğidir. Müslümanları gayr-i İslâmî hükümlerle idare olunmaya ve Batılılaşma sevdasına kapılmış kadroların idareciliğine razı etmeye çalışanlar, Ulusal Kimlik sahipleridir. Şunu bilelim ki; Batı tarafından eğitilmiş ve yetiştirilmiş kadroların eliyle İslâm coğrafyasının idare edilmesi, Kıyamet şiddetinde bir tehlikedir.
Ulusal Kimlik, “Mü’minler ancak kardeştir” hakikatine alternatif olarak ortaya konan ve Müslümanlar için deli gömleğinden farksız olan bir kimliktir. Kur’ân-ı Kerim ve Mütevatir sünnette yer alan hukukî, ictimaî, siyasî, adlî, idarî ve ahlâkî hükümleri dikkate aldığımız zaman; İslâm dininin, Fransa’dan ithal edilen lâiklik felsefesine göre yorumlanması, kul kaynaklı yasalara ve anayasalara tahkim ettirilmesi, tamamen bir mürtedlik alâmetidir.
Ulusal Kimlik; Şeriatullah’a dayalı bir ümmet toplumundan çağdaş bir ulusun ortaya çıkmasını hedefleyenlerin dayatmasıdır. Türkiye’de “Ulusal Kimliği” Atatürk’e nispet ederek Ulusal Kimliği tartışmayı dokunulmaz hale getirenlerin Atatürk’e sadakatlerinden bahsedilemez.
“Türkiye’de tartışılan Atatürk’ün şahsı değil, onun adına sistemleştirilen dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünü savunan kimseler; aydınlanma felsefesi ve modernizm adına, İslâm Şeriatı’nı mahkûm etmeye ve Müslümanları ikinci sınıf vatandaş (parya) görmeye alışmışlardır.” (Türkiye’nin Siyasî ve İktisadî Manzarası/Hüsnü Aktaş, Sh: 118, Ankara/ 2010)
İslâm topraklarında Müslüman Kimliği yerine dayatılan Ulusal Kimlikler, ayrılık şarkılarıdır. Ulusal Kimlikler, Müslümanlara tek ümmet olduklarını unutturmak içindir. Müslümanları Ulusal Kimliklerden bir kimlik edinmeye mecbur ve mahkûm edenler, Batılı şer odaklarıdır. Mesela “Türkçülük Kimliği”, Rus siyasetine karşı Batı’nın geliştirdiği bir Osmanlı siyasetidir ve bir Yahudi hareketi olarak başlamıştır. Türkiye’de Türkçülük Kimliğine rakip olarak icad edilen Kürtçülük Kimliği’nin arkasında da Yahudiler vardır. Çünkü dünyada ulus devletçikler, Yahudilerin ekmek kapılarıdır!
Türkiye’de Kürtçülüğün esaslarını da, Türkçülüğün esaslarını da ilk yazan kimse, Ziya Gökalp’tir. Kendisine “Gökalp” soyadını veren, Tenkinalp müstearını kullanan Moiz Kohen olmuştur. (Haşhaşîlerden Jön Masonlara (Nalân Yıldız Özgül, Sh: 481, İst/ 2014) Avrupa’nın seküler düşüncesinin etkisiyle Osmanlı-İslâm kimliğinden Türk ulusçuluğu kimliğine geçildiği görülür. Yeni Osmanlıların yerini, kendilerine Jön Türkler demeyi tercih eden bir grup aydın aldı. İslâm’ın Türk toplumundaki rolünü ulusal kimliğin altında görmek isteyen Gökalp, Emile Durkheim’in (1858-1917) dinin toplum içindeki işlevine ilişkin teorilerini izledi. Mamafih ulusçu Türkler bu teorilerin pratikte işlemediğini gördüler ve bu okulun öğretilerini terk ederek, Türkiye’nin laik bir devlet olduğunu ilân ettiler. Ziya Gökalp’in düşüncelerinin Türk toplumu üzerinde ne kadar etkili olduğunu kestirmek zor; fakat pek çok aydının ve Jön Türk’ün bu düşüncelere bağlı olduğu kesin. Halk açısındansa bu düşünceler, bir tarihçinin de belirttiği gibi fikrî bir ütopya idi. Türkiye asıl kimlik kriziyle, kendisinin laik bir cumhuriyet olduğunu ilân ettiği vakit karşılaştı. Ulusal Kimlik; Pozitivist ve Faydacı bir dünya görüşüne sahiptir. Onun için belirleyici olan din ve ümmet değil, ırk ve dildir, coğrafya ve topraktır. Ulusal Kimlik, Kavmiyetçilik/Milliyetçilik uğruna yasal yalanlarla Allah’ın dinini kamusal alandan mahkûm edip, hayatın taşrasında tutma çabasıdır.







