--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kurumsallaşmış cehaletle mücadele

Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
5

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışının ardından başlatılan tartışmalardan anlıyoruz ki; Türkiye’de dinsizlik zirve yapmıştır. İlkel cahiliyyeden ilkeli cahiliyeye geçiş sağlanmıştır. Artık cehalet kurumsallaşmıştır. Dine ve dini değerlere din adına cehaletle saldıranlar çoğalmıştır. Bu cehalet silahını kullanan dinsizlik dalgası durdurulmazsa, memleket enformatik cehalete kurban gidecektir.

Okuma yazma bilirdi Ebu Cehil. İman yoksa kişiyi kurtaramaz ilim. Kişinin işi, icraatları zulüm, sadece konuşması kibar; imanı bozulmamış, vicdanı delinmemiş irfan ve iz’an sahibi kim buna eder itibar?

Batılılaşmak uğruna devirdiler din binasını taş taş. Dini ile idare olunmaz hale geldi dindaş. Serbest bir şekilde dolaşıyor İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

Hak hukuk karışmıyor işlenen işe. Şeytanın bile aklı ermiyor bu gidişe. Erkek züppe, kadın fahişe. Gel de inan kurtuluş adına asılan afişe!

Genelde İslâm coğrafyasında, özelde ise ülkemizde hürriyet ve zürriyet emniyeti hususunda hâlâ bir arpa boyu ilerleyemedik. Bizim için hazırlanan esaret prangalarını cilalayanların feryadlarının özeti; “Dini bitiremedik, hâlâ muradımıza eremedik.” Ama şu gerçek var ki; Müslümanın yürüyüşüne engel olamaz Lâ dinilerden gelen velvele. Müslüman imanından kaynaklanan umutla akar müstakbele. Dinin ile idare olunmak hakk-ı hayatındır ey Müslüman! Senin bu hakkına keyfî, küfrî ve cebrî olanlar engel olamaz uyan artık gaflet uykusundan!

Allah yolunda Müslümana asla ve kat’a yakışmaz meskenet. Müslümanın kendi toprağında gâvurun sözleşmeleriyle, kanunlarıyla idare olunması başlı başına bir mel’anet! Cihad ibadetini ihya etmek üzere “Bismillah” dese Âlem-i İslâm, bir bir kırılacak zihinlerde ve meydanlarda dikili duran bütün esnâm!

Reva mıdır memleketi feda etmek beş-on zır cahilin fantezilerine, ilhâdına kurban. Dine ve dini değerlere saldıranlara karşı sessiz ve tepkisiz seyretmeye müsaade eder mi kalpteki iman. Memleket sahtı ihanete uğrayan dini değerlerin matemiyle çağlar. Gâvurun kültürüyle büyüyor Müslüman anne ve babalardan doğma çocuklar!

Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etmeye başladığımız günden bu yana kendi öz yurdumuzda parya muamelesine tabi tutulduk. Allah yolunda Allah için terk-i cihad eylediğimiz gün, din kardeşlerimize saldıranları alkışladığımız gün kalbimizden vurulduk. Allah düşmanlarına, Peygamber düşmanlarına selama durduk. Rabbimiz Peygamber Efendimiz (sav)’in üzerinden bizleri uyarıyor:

“Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.” (En’am Sûresi/ 52)

Cehaletin kurumsallaşması neticesinde vakıfları işgal ve istilâ etme, gayr-i meşru alanlarda kullanma alışkanlığından vaz geçemeyenlerin çoğaldıkları bir ülkenin sakinleri olduk. Vaktaki durduruldu dinimiz ile idare olunma çarkımız, haram yeme, haramla geçinme hususunda gâvurundan kalmadı farkımız!

Şehirler fethettik kiliseleri cami yapıp ezan okuduk. Ama hayat kanunlarımızı dinimizden almayınca Avrupa’ya köle olduk. Kendi dinimizi, tarihimizi unuttuk, gâvurların kanunlarına uyduk. Galip olan cehalet yüzünden Hak ile Batılı birbirinden ayırıp seçemedik. Yunan’a karşı olduk ama Yunanlı filozofların Demokrasisinden vaz geçemedik. Cehalete razı olmaz, Allah’a imanı olan hiçbir kul. Ebu Cehil nesline cehalet olsa da okul!

Kurumsallaşmış cehalet başa belâdır. İlim, irfan ve iz’an ile önüne geçilmezse sonu kerbelâdır. Atalar ocağında köz de var, kül de var. Köz alanlarla kül alanlar hiçbir olur mu? Allahû Teâla’nın va’di, Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdesi olan hilafete kin kusmak, kurumsallaşmış cehalete yenik düşmenin bir sonucudur. Vakıfların işgal edilmesini, istilâya uğramasını, talan edilmesini Müslümanlık adına, dindarlık adına, insanlık adına savunmak, kurumsallaşmış cehaletin avukatlığını yapmaktır.

Kurumsallaşmış cehalet, insanı mankurtlaştırır. Mankurtlaşmış insanın cehaletine kurumsallaşmış cehalet diyebilirsiniz. Türkiye’de bu cehalet tahsil ile elde ediliyor. Şair ne güzel ifade ediyor: 

“Kesb ile ta o kadar cehl olmaz/ Cehlin ol mertebesi sehl olmaz.” 

Yani ‘Bu kadar câhillik çalışmakla olmaz; cehâletin bu derecesi, kolaylıkla/yanlışlıkla elde edilemez..’ İslâm hakkında özel bir tahsil ile elde edilmiş cehaletesahib olanlar, yeminli İslâm düşmanları olurlar. Hilafetin ilgasından bu yana kurumsallaşmış cehalet yeminli düşmanları yetiştirmektedir.

Kurumsallaşmış cehalete boyun eğmeye gerek yok, Müslümanların tarihi ilim dolu. İslâm’ın kendisi yegâne ilim yolu. Cehaletin canileri, ilmin banileri olur. Cehalet yıkar, ilim yapar. İlme karşı cehaletle direnen Allah’a değil puta tapar. 

 

Yorumlar

(5)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

İhsan Bekiroğlu

13 Ağustos 2020 05:42

İslâm, bütün çağların ve mekânların dinidir. Hilafet dediğiniz şey Alla'ın dini ile idare olunmaktır. Allah'ın âyetlerini müçtehidlerin içtihadlar gibi değişken kabul etmek küfürdür. Yorum yazan Furkan, senin istifademize sunduğun makale bir mürtedlik belgesidir. Baştan sona küfür kokuyor. Makale sahibi de sen de imanınızı ve nikâhınızı biran önce tazeleyiniz. Allah'ın dini tamamlanmıştır fazlası veya eksiği yoktur. Ya İslâm'a teslim olursunuz ya da küfürde çürür gidersiniz. Din hakkındaki gevezeliğin ilacı yoktur. Anlıyorum Mustafa Çelik hocamızın bu makalesi kalbinize bir hançer gibi saplanmıştır. Hocamızdan dileğimiz mürtedlerin lakırdılarına aldırmadan yazmaya devam etmesidir. Allah ayaklarımızı sırat-ı müstakim üzere sabit kılsın.

Furkan

12 Ağustos 2020 17:39

Yazıyı okuduktan sonra daha ayrıntılı bilgi edinmek için internetten araştırdım ve konu ile ilgili olarak aşağıdaki makaleyi buldum. İstifade etmek isteyenler okuyabilir. Saygılarımla. "Toplum hayatında siyasî egemenliği metafizik hâkimiyete dönüştürmek, onu kullananları sorgulama dışında bırakmak ve böylece topluma hesap vermek ve halk tarafından gerektiğinde değiştirilmek endişesinden kurtulmak demektir. Bu ise, kesinlikle Kur’ân-ı Kerîm’in mesajına zıt bir anlayıştır; çünkü Allah egemenliği kullanma yetkisini tek tek insana vermiş; ancak ondan bu yetkisini doğru kullanmasını istemiştir. Eğer bir toplum, içinde bulunduğu durumdan hoşnut değilse, egemenlik hakkı ile bu gidişi değiştirmelidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuda şu ifade edilir : “…Şüphesiz ki bir topluluk durumunu değiştirmedikçe, Allah da o toplumun durumunu değiştirmez…” (13. Ra’d, 11). Halife kavramının Hz. Peygamber’in vefat ettiği 632 tarihinden sonra cereyan eden olaylarla bağlantılı olarak ciddî bir anlam değişikliğine uğratılması ve hattâ inanç esaslarıyla ilgili dinî bir muhtevaya büründürülmesi ve dolayısıyla kutsallık kazandırılması, hem İslâm için, hem dinî düşünce tarihi için ve hem de İslâm ülkeleri için daima olumsuz bir tablo oluşturmuştur. Tekrar hatırlatalım ki, bu olumsuz tablonun arka plânındaki gerçek, egemenlik hakkındaki İslâm mesajının özünün ne olduğunun ya unutulmuş ya da yöneticiler tarafından unutturulmuş olduğu vâkıasıdır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve yasaklarından amaç; başta, ♦ Adâletin sağlanması (4. Nisa, 58); ♦ Zulmün, kötülüğün ortadan kaldırılması (3. Âl-i İmrân, 108); ♦ Kolaylaştırma (2. Bakara, 185); ♦ Güçlük çıkarmama ve sıkıntıyı giderme (5. Mâide, 6); ♦ Kamu düzenine (maslahat-ı ‘âmme) itibar’dır. Bu durumda yeni olaylara cevap bulma hususunda, pekâlâ İslâm hukukunun kaynakları yanında kendi tarihimizin olduğu kadar başka ülkelerin tecrübelerinden de istifade etmek mümkün, hattâ gereklidir. Nitekim Halife Ömer, o günkü toplumun hem idarî hem de iktisadî ihtiyaçlarına bir cevap olmak üzere Sasanî İmparatorluğu’nda idarî bir kurum olan dîvan teşkilatını, fey’ adı altında toplanan cizye, haraç ve ticaret mallarının vergileri sonunda artan gelirlerin müslümanlara ve gazilere dağıtılması gibi malî ve askerî hizmetlerin yerine getirilmesini düzenlemek için almakta ve Bizans’tan da “vergi” sistemini bazı değişikliklerle benimsemekte üzere, hiçbir mahzur görmemişti.[1] Geleneklerin harmanında savrulmuş ve dinî hayat konusunda herhangi bir sorusu ya da sorunu olmayan bir müslüman için her şeyinin Kur’ân hükümlerine göre tanzim edilmesini istemek en tabiî hakkıdır. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, bünyesinde yer alan akîde, ahlâk, ibadet ve muamelât konularından her biri ile aynı oranda ilgilenmemiş, ama genel kural ve ilkeler getirmiştir.[2] Şüphesiz bazı istisnaları bulunmakla beraber sanki bir genel kuralmışçasına şu husus zikredilebilir: Muamelât yani dünya işi olarak mütalaa edilen yapıp-etmeler, hakkında nass bulunanlar da dâhil, tamamı ictihadî’dir. Bunlarla ilgili hususlarda, içinde bulunulan şartlara göre gerekli düzenleme ve uygulamalarda bulunma yetki ve sorumluluğu Devlet’e aittir. Başka bir deyişle, nass’larla yani Allah’ın ya da Hz. Peygamber’in kesin olduğuna ittifakla inanılan emri ile bildirilen muamelât hükümleri, îman ve ibadetle ilgili olanları hariç, örf ve âdetlerin değişmesi ile değişebilir. Nitekim ilk dört halife döneminde de toplumun ihtiyaçlarına, toplumun değişim ve gelişimine paralel bir biçimde, İslâm mesajına uygun yöntemle ortaya konan çok zengin ve değerli uygulama ve yorum örneklerine rastlanmaktadır. Onlar bu nevi uygulamaları, eğer şartlar gerekli kılmışsa tereddütsüz tatbik etmişler ve bunu yaparken de dinin özüne uygun davrandıklarına inanmışlardır.[3] Bu uygulamalar da “dar anlamda tanrısal hukuk olarak adlandırılmaktan çok, yasa koyma alanında Tanrı’nın pozitif emirlerini yorumlayarak genişleten insan aklının eseridir” ve “sistemci İslâm aklının ürünüdür.”[4] Görülüyor ki bütün bu gelişmeler, İslâm’da Hz. Peygamber’in Allah’ın Elçisi olarak görevini tamamladıktan sonra toplumun yönetimini üstlenen ilk dört halife, Kur’an’ın temel ilkeleri çerçevesinde ferdin ve toplumun ihtiyacı olan meselelere cevap bulmakta kendilerini rahat hissetmişlerdir; çünkü onlar, Hz. Peygamber’in sahip olduğu bütün vasıfları, ama kesin olarak peygamberliği şahıslarında toplayamayacaklarını biliyorlardı. Hal böyle olmasına rağmen maalesef çok erken dönemlerden itibaren ulema, yani İslâm bilginleri, Hz. Ömer’in zihniyet ve uygulamalarını bir kenara koyarak, şerîat’ın sabit, değişmez, evrensel, sadece indirildiği 610–632 dönemini değil bütün zamanları kapsadığı kanaatına ulaşmışlardır. Meselâ onlara göre, Kur’ân’daki kavramlar, İslâm öncesi dönemde belli bir evrim sürecinden geçerek mevcut halini almış ve vahiy içerisinde kullanıldıktan sonra bu gelişimini sürdürecek kavramlar değil; Tanrı’nın indindeki mutlak hakikati temsil eden kavramlardır. Bu yüzden de sonsuza kadar geçerli ve değişmezdir.[5] Daha baştan itibaren İslâm’da îmân ve ibadet hükümleri dışındaki muamelât ile ilgili şerîat hükümlerinin her zaman değişime açık içtihadî konular olduğunu sık sık hatırlatmamıza rağmen, akılcı İmam Mâturidî ve Mu‘tezile mezhebinin anlayışı ve görüşü yerine “statükocu” ve insanı “edilgen” kılan Eş‘arî anlayışın Allah ve insan görüşü egemen kılınınca, dinin yatay boyutunu oluşturan muamelât hükümlerinden ibaret “şerîat” da tıpkı “dîn” gibi “değişmez”lik zırhına büründürülmüştür. Bununla da yetinilmemiş, Hz. Peygamber’in Sünneti, sahabenin sözleri ve görüşleri, ilk devir ulemasının görüşleri de “dokunulmazlık” sınırları içine alınarak tıpkı “şerîat” gibi değişmezlik imtiyazına kavuşturulmuştur. Bu da, tamamen yanlış ve temelsiz bir iddia durumunda olmakla beraber, İslâm’da yönetimin “değişmez din kuralları” çerçevesinde oluşturulması şeklindeki bir iddia, dolaylı olarak hilâfetin dinî bir kurum olduğunu kabul etmek demektir. İslâm dünyasının bu fevkalâde yanlış ve hatalı anlayış ve uygulamanın bedelini ne kadar ağır bir biçimde ödediği ortadadır. Yanlıştan dönülmediği takdirde yine aynı bedeli, belki daha da ağır, acı ve acıklı bir biçimde ödemeye devam edeceği de görülmektedir."

Hanefi NAZLI

12 Ağustos 2020 12:17

Ilmiyle bani olmayan cani pahasina haklinin yaninda yer almayan Alimin ilmine lanet olsun.Muhterem Hocam sağlık ve afiyet diliyorum.

Ferit

12 Ağustos 2020 12:03

Ayasofya hangi ayette, hangi hadiste geçiyordu? Cehaletten sebep bilmiyorum.

vaayy be

12 Ağustos 2020 09:33

EyvaALLAH(cc) abim, ALLAH(cc) razı olsun..Yolundan ayırmasın cümlemizi...

Mustafa Çelik Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle