Keşkelere Kalmış Yaşamların Kuşatmaları/1
Keşkeler, kaçırdığımız fırsatların, israf ettiğimiz ömürlerin acısının ifadeleridir. Keşke, bir temenni sözüdür. Hazreti Âdem (a.s.)’den bize kadar dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp duran ve bizden sonra da kıyamete hattâ öteki âleme kadar intikal edecek olan, belki sadece cennetliklerin cennetin kapısında çıkarıp atacakları fıtratımıza yerleşmiş bir sözdür. “Keşke” demeyen yok gibidir. Kimi temennisini ifade etmek için, kimi de takdiri ilâhîyi benimsemeyip Kader’i tenkid etmek için “Keşke” der.
Ölüme bir ceplerinde yapacakları işlerin listesi, öbür ceplerinde ise ödeyecekleri borçların listesini taşıyarak koşanlar, hayatlarını Keşkelerin idaresine bırakanlardır. Keşkelere kalmış yaşamların kuşatmaları, karanlıkların bağrında kalmış kalabalıkların kalıntılarını çoğaltıyorlar.
Elimizde kalmış zalimin yakası, hayatı kesiyor ölüm makası. Şeytanı taşlamaktan Kâbe’yi tavafa zaman bulamayanlarımız, zalimlerle birlikte çor etmeye alışanlarımızdır. Oysaki zalimlerle muhabbet ve sohbet etmek için ayıracak vaktimiz yoktur. Rabbimiz uyarıyor: “Öyle ise bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine rağbet et/yönel ve yalvar.” (İnşirah Sûresi/7-8) Rabbü’l Âlemin’e rağbeti çoğaltanlar, zalimlerle muhabbet ve sohbet etmekten uzaklaşanlardır. Rabbü’l Âlemin’e inkılâbın Rabbü’l Âlemine rağbetten geçtiğini kabule yanaşmayanların Keşkeler’den başka gerekçeleri olmaz.
Tedbirimiz mücadele alanını terk etmeyi haber veren bir vecize, Tebliğimiz tacize, Takdirimiz tecavüze fetva oluyorsa, biz cihad ile cinayeti birbirine karıştırmışız demektir. Müslümanlar olarak kelimelerimiz kundaklandı. Kundaklanmış kelimelerle kalbimiz, algımız ve adımız bizden çalındı. Bunu gizlemenin, anlamamazlıktan gelmen hiçbir anlamı yoktur. Bir memlekette çarpık cümleler, çalınmış kelimeler hakikatin tercümanı olursa, o memlekette cihad meydanı cinayet meydanına dönüşür.
Biz Akil adamların Akîl adamların yerine geçtiği veya geçirildiği bir ülkenin sakinleriyiz. Tevekkülümüz tembelliğimizin fetvası olmuş. Mütevekkil değil, Müteekkil olmuşuz.
Bir gün Medine’de boşta gezen bir gruba Hz. Ömer (ra), “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da; “Biz mütevekkiliz” dediler. Bunun üzerine Emirü’l Mü’minin Hz. Ömer (ra); “Hayır siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici) lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp sonra tevekkül edene mütevekkil denir”, dedi.
Bir memlekette Müslümanlar siyasi vekâletlerini “Tevekkeltü Alallah” diyen Mütevekkillere değil, Müteekkillere veriyorlarsa, o memlekette milletin vekilleri değil, midenin vekilleri çoğalıyor demektir. Bugünkü kavgamız, daha çok yemek için yaşayanlar ile yaşamak için yiyenlerin kavgasıdır. Keşkeler bu kavga içindir.
- Kimisi çoğu zaman bir pişmanlığın akabinde “keşke” der inler.
- Bir başkası, henüz tahakkuk etmemiş olsa da gerçekleşmesini çok istediği şeyleri hatırlamakla telaffuz eder o hasret kelimesini.- Bir diğeri, umduğunu bulamama, vaktini ve ömrünü değerlendirememe inkisarıyla dillendirir onu.
- Pek çokları, elindekilerle tatmin olmaz da daha iyi imkânlar, daha fazla dünyalık arzu ve isteğiyle refah, rahat ve lüks boyalı keşkeler seslendirir.
- Ve topyekûn beşer, kıymetini bilemediği, elinden kaçırdığı nimetleri sonradan yâd eder; iç burukluklarını “keşke” hicranlarıyla mırıldanır.
Keşkeler çeşitlidir. Bu çeşit ifadelerin çoğu, İslâm nazarında, kaderi tenkit anlamı taşıyan ve hoş olmayan sözlerdir. Zira, istikbale irade ve sorumluluk açısından bakıp, gerekli plan ve programı yapmak gerekirken, maziyi kader yönüyle değerlendirmek uygundur. İstikbalde yolumuzu aydınlatmayacak, bizi sa’ye ve hayra sevk etmeyecekse; geçmişle alâkalı her yakınma, kaderi tenkit, ef’âl-i İlâhiye’ye karışma ve haddi tecavüz manâsına gelir. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde buyurmaktadır: “Eğer başına bir iş gelirse, ‘Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu’ deme. ‘Allah’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı’ de. Zira, ‘Keşke şöyle yapsaydım’ sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.” (Sahih-i Müslim, Kader, 34) Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu: “Kuvvetli (iman, azim, teşebbüs kabiliyeti bakımından güçlü) mümin, zayıf müminden Allah’a daha sevimlidir. Her birinde hayır vardır. Senin için (her iki dünyada) faydalı olan şeylere rağbet et; Allah’tan yardım iste, acizlik/tembellik gösterme! Şayet başına bir musibet gelirse; ‘eğer şöyle yapsaydım, şöyle şöyle olurdu (veya; keşke şöyle yapsaydım, o zaman şöyle şöyle olurdu)’ şeklinde bir şey söyleme! Bilakis şöyle de; ‘Bu Allah’ın takdiridir, o neyi isterse onu yapar’ çünkü, ‘LEV’ (eğer, şayet, keşke) kelimesi şeytanın işine yarar/iş yapmasına kapı açar.” (Müslim, kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed b. Hanbel, 2/366, 370) Bu hadisin ifadesinden de anlaşılacağı gibi, şeytana iş yapma imkanı veren “LEV=eğer, şayet, keşke” kelimesinin ifade ettiği hususun kaderle yakın ilişkisi vardır. Geçmişe ait olaylar birer vukuattır. Vukuat ise birer mukadderattır, kaderin birer yansımasıdır. Bu gerçeğe rağmen, şayet kişi “eğer şöyle yapılsaydı böyle olmazdı” veya “keşke şöyle yapılsaydı o zaman bunlar başımıza gelmezdi” diye bir zihinsel hayıflanmaya başlarsa, şeytanın vesveseleri zihnini idare etmeye başlar. Zihinlerinin iktidarını şeytanın vesveselerine kaptıranlar, Keşke gemisiyle günah denizinde dolaşırlar.
Keşkeler, bilerek ve taammüden yapılmış yanlış tercihlerin vicdanda meydana getirdiği acıyı duymak istemeyenlerin takdir-i ilâhî’ye yani Kader’e olan suikastlarıdır. Kendi suçlarını Kader’in üzerine atıp bunu da “Keşke” ile ifade edenler, meşkuk bir hayata yenik düşenlerdir. Hayatlarını israf edenlere ait olan temenninin mezmum şekli olan keşke, hayata atılan bir şeytan kelepçesidir. Keşkeler, hayatlarını şeytanın kelepçeleriyle kelepçeleyenlerin feryatlarıdır. Aynı zamanda Keşkeler, şeytanın pençesine düşenlerin, gafletin atmosferinde kalanların suçu kendi üzerinden Kader’in üzerine atmanın provalarıdır.







