Kâbil Kabilesi
Kur’ân-ı Kerim yerine insanları kan ve kanun ile sevkü idare etmeye çalışanlar, “Kâbil Kabilesi”ne mensup olanlardır. Hevâ ve heveslerine kapılarak masum insanların kanlarını akıtmak, kardeş katili Kâbil’in yolunda olmaktır. Kâbil, masum kardeş kanını akıtarak kendi emellerini gerçekleştirmeye çalışan ilk katildir. Rabbimiz buyuruyor:
“(Ey Muhammed!) Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti.
Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.
Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehen-nemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”
Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.
Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.” (Maide Sûresi/ 27-31)
Dikkat edilirse, Kâbil, hevâ ve hevesini Allah’ın emrinin, takdirinin yerine ve önüne geçirmekle Allah’a olan imanını kaybetmiş birisidir. İmanı kaybedenin kaybedecek bir şeyi kalmamış demektir. Ondan her türlü kötülük beklenir. Hevâ ve hevesine dayanarak icraatta bulunanlar Kâbil gibi davranırlar. Masum insanların kanlarını akıtarak hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. İman ve takvaya dayanarak hareket edenler ise Hâbil gibi hareket ederler.
Türkiye’de Kâbil kabilesi Kabalacıların emri üzere “Altın Nesil” maskesine bürünerek bir “Katil Nesil” yetiştirdi. Cin de, ins de buna şahid oldu.
Asrımızda bazıları, “Biz de Müslümanız” dedikleri halde dinlerini öğrenmek için gittiler Rahip ve Haham’ların dersine. Allah’ın dinini yaşadılar tersine. Bakınız 1209’da Başrahip Arnaud Amaury, “kimi öldüreceğiz” diyen Papalık askerlerine der ki: “Siz hepsini öldürün, Tanrı masumları ayırt edecektir.” İşte Papalıktan alınan bu dersin sonucu olarak İslâm dini ile Yahudilik ve Hıristiyanlık karışımı beşeri bir din edinildi ve kanlı askeri darbe kalkışması oldu. Türkiye’de zuhur eden 15 Temmuz 2016 askeri darbe kalkışmasının merkezinde ABD, NATO, İngiltere, Fransa, Vatikan, İsrail, AB, Mason locaları var. Askeri darbe yapmaya kalkışanlar, bunların tetikçileri, yetiştirilmiş idmanlı dalkavuklarıdır.
Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım, “Atatürkçü darbe yapmaz, Kemalist darbe yapmaz” iddiasında bulundu. Başbakan’ın bu iddiası, “denize düşen yılana sarılır” atasözünü bize hatırlattı. Şayet bundan maksadı Demokrasi ve Laiklik ise doğrudur. Türkiye’de Atatürkçüler, Kemalistler Demokrasiye, Laikliğe darbe yapmazlar. Ama bundan maksadı İslâm, Kur’ân ve iman ise bu yanlıştır ve asla kabul edilecek bir durum değildir. Çünkü Atatürkçüler, Kemalistler bir tek dine, Kur’ân’a, imana, insanlığa ve Müslümanlığa darbe yaparlar. Tekraren altını çizerek diyoruz ki; Türkiye’de Atatürkçüler, Kemalistler güruhu dine, imana, Kur’ân’a darbe yapar, Demokrasiye, Laikliğe darbe yapmaz. Ne yazık ki bu ülkede Demokrasiyi bilen, Atatürkçüleri teşhis eden, Kemalistleri tanıyan az!
Türkiye’de kanlı Askeri darbeye karşı direnen Müslümanlardan laikliği kutsamaları ve kutsala dönüştürmeleri istenmektedir. Şunu bilelim ki; Müslüman bir memlekette laikliği kutsamak, toplu halde intihara kalkışmaktır. Bakınız askeri darbe kalkışmasının ardında Marmara İlahiyat Dekanı Ali Köse, Ahaber’de bağıra bağıra şu sloganı haykırdı: “Allahû Ekber sesi Demokrasi sesini bastırmaması gerekir.” Miskali zerre kadar imanı olan bir kişi, bu sloganı alır tarihin merdüd fikirler çöplüğüne atar. Çünkü Allahû Ekber sesinin fevkinde bir sesin varlığını kabul etmek, iman ailesinin dışında kalmak için yeterli bir sebeptir.
“Allahû Ekber sesi”, başta Demokrasi olmak üzere bütün beşeri sistemlerin sesini bastırmadığı müddetçe, Kâbil kabilesinden, katil nesillerden kurtulamayız. Allahû Ekber’in fevkinde ekber hükmün, hâkmiyetin ve sesin olabileceğine inananlar, diktacı olur, cebri olur, darbeci olur. Rabbimizin; “Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf Sûresi/ 29) âyetini okuyan ve bu âyetine iman eden bir kimse Demokrasiye, Lâikliğe itibar ve iltifat eder mi? Askeri darbe karşısında Allahû Ekber diyerek şehadete giden Müslümana gel Demokrat ol, gel Laikçi ol diyorsun, bundan daha büyük diktacılık, zorbacılık ve dayatmacılık olur mu? Katil Kâbil’in Hâbil’e karşı yaptığı bu değil miydi? Şimdi herkesin kendi nefsine sorma zamanıdır: Ben mazlum ve maktul Hâbil’in kabilesine mi, yoksa katil Kâbil kabilesine mi mensubum? Mensubiyetimiz, Müslüman hüviyetimizin şifresidir. Onu anlayıp idrak edersek ne kendimizi ve ne de başkalarını israf etmeyiz.







