İslâm fıkhında hilafet nesne değil öznedir(1)
Hilafet; İslâm Allah’ın muradına göre anlaşılsın, uygulansın, bütün insanlığa ulaşsın ve yeryüzündeki herkes İslâm’la aydınlansın diye konulmuş ve kabul edilmiş şer’i bir müessesedir. Bu aynı zamanda hilafetin varlık sebebidir. Hilafet nizamı sadece mü’minlerin değil, aynı zamanda zimmet ehli olan gayr-i müslimlerin de haklarını koruyan bir nizamdır. Millet sistemi; gayr-i müslimlerin kendi aralarındaki ihtilaflarını, kendi içlerinde seçtikleri (Papaz, Hamam, Kardinal vs) birisinin huzurunda çözülmesini beraberinde getiren bir sistemdir. Hilafet sisteminde din hürriyeti vardır.
Hilafet ortadan kaldırıldığı günden bu yana Medeni Vahşet’in Medeni köleleriyle boğuşuyoruz. Köleliğe alıştırılmış ve alışmışlara hürriyetin elifbasını öğretmek, bir dağı bir iğnenin ucuyla devirmekten daha zordur!
Hilafet medeniyet düşmanlığı değil, medeniyet sevdasıdır. Hilafeti dava edinenler, medeniyet suvarileridir. Medeniyetten ve medenilerden bahsedilecekse mutlaka Hilafet nizamı gündeme gelecektir. Çünkü Hilafet nizamı olmadan kişi medeniyeti bulamaz ve kâmil manada medeni olamaz.
Medeni insan, mütedeyyin yani Allah’ın diniyle nurlanmış insandır. İnsanoğlu mü’min olmadan ve Allah’ın dinini din edinmeden münevver, medeni olamaz.
Şer’i nassların delaletiyle sabittir ki; İslâm ümmeti için Dinullah’ın ikame olunması ile Hilafet bir vücudun eti ile kemiği gibi birbirlerinden ayrılamayacak bir cüz halini almıştır. Hilafetin ilgasına razı olmak, İslâm dininin tatbiksiz kalmasına, ilga olunmasına razı olmak demektir.
Hilafeti sahiplenip savunmak, İslâm inancına olan sadakattendir. Çünkü Hilafet, İslâm inancının koruyucusudur. Hilafet ortadan kalkarsa İslâm inancı korumazsız hale gelir. Nitekim bugün bunu yaşıyoruz. İslâm inancına saldırmak, laikliğe iman etmiş Demokrat sağcı ve solcu müşriklerin âmentüsü haline gelmiştir.
Yeryüzünde mü’minlerin tek bir ümmet olması gerektiği Kur’an’la sabit olduğu gibi, tek ümmetin başında bir tek İmam’ın bulunması da icma ile sabittir. İslâm fıkhında birçok mesele hilafet nizamı göz önünde bulundurularak hükme bağlanmıştır. Meselâ Hilafet ile Dâr yani Ülke kavramını birbirinden ayırmak mümkün değildir.Zira ülke (Dâr) kavramına keyfiyet kazandıran en önemli unsur Hilâfet nizamı ve uygulanan hukuk sistemidir. İmam-ı Kuhistani ‘Dâru’l İslâm’ ve ‘Dâru’l Harp’ kavramlarını izah ederken, şöyle demiştir: “Dâru’l İslâm; mü’minlerin emirinin sultası altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir. Dâru’l Harb ise, kâfirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkâmının icra (tatbik) edildiği yerdir.” (Camiu’r Rumuz/İmam Kuhistanî, C:2, Sh: 311, İst/ 1300) Şemsü’l Eimme Serahsi (rh.a) beldelerde (ülkelerde) uygulanan kanunları dikkate almış ve şu tesbitte bulunmuştur: “Bir beldede (ülkede) küfür ve şirk kanunları uygulanıyorsa, o belde Dâru’l Harp hükmünü alır. Çünkü beldeler ve üzerinde yaşayanlar için egemen olan güç, kuvvet ve uygulanan kanunların keyfiyeti dikkate alınır, ya bize, ya kâfirlere nispet edilir. Müslümanların egemenliği altında olan ve İslâm ahkâmının uygulandığı beldelere ‘Dâru’l İslâm’ denilir.”(İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. ofset Beyrut: ty C: 10 Sh: 114)
Hilâfetin ilgasından sonra; halkı Müslüman olan ülkelerde ‘Dâru’l İslâm’ ve ‘Dâru’l Harp’ gibi siyasi ve hukuki keyfiyete haiz olan kavramların tartışma konusu haline gelmiştir. Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi “Kitabû’l İlm ve’l Akl ve’l Mâkûl” isimli eserinin girişinde, şu tesbitte bulunmuştur: “Kanun bakımından dünya ikiye ayrılır: Dâru’l İslâm ve Dâru’l Harb! Dâru’l İslâm’da İslâm fıkhı hayata hâkimdir, bütün işler Allah’ın (cc) indirdiği hükümlere ve Peygamber’in (sav) sünnetine göre tanzim edilir. Orada mü’minler emniyet içerisindedirler ve hâkim durumdadırlar. Dâru’l Harp’te ise İslâm ahkâmı açıktan red olunur ve müslümanlar güvenliklerini yitirirler. Türkiye’de kurulan Cumhuriyet rejimi; medeni kanunu kabul etmek suretiyle, İslâm fıkhını yürürlükten kaldırmış ve diğer hususlarda da, Avrupa’dan getirilen kanunlarla hükmetmeye başlamıştır. Bu sebeble ikinci kısma dahil olmuştur.”(Mevkıfu’l-Akl-ı ve’l-llmi ve’l-Ãlimi min Rabbi’l-Ãlemîn ve lbadihi’l-Murselin/ Şeyhülİslâm Mustafa Sabrî) C:4, Sh: 284, Beyrut/ 1992) Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi’nin bu fetvası, değişik tartışmalara vesile olmuştur. Prof. Dr. Erol Güngör, “Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Türkiye Cumhuriyeti kurucularını beğenmediği için, ‘Türkiye Dâru’l Harp’tir dediği” kanaatindedir. (İslâm’ın bugünkü Meseleleri/ Prof. Erol Güngör, Sh: 235, İst/ 1981) Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’in “Türkiye’de Çağdaş Düşüncenin Tarihi” isimli eserinde, Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi’yi, sert-kaideci bir tutumu benimsemekle suçladığı malûmdur.(Türkiye’de Çağdaş Düşüncenin Tarihi/ Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken, Sh: 198, İst/1979) Bu meseleyi tahlil ederken Prof. Dr. Erol Güngör’ün ve Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken’in, Türkiye’deki siyasi ve hukuki değişimi dikkate almadıklarını söylemek mümkündür. Hilafeti ilga edenler, Müslümanların işlerini tersyüz ettiler. Nasıl ki iman; Allah’ı bilmek ve birlemekse, imanın bir muktezası olan el- Hilafet-ü Raşide de; dağılan insanı toparlamak, parçalanan Müslümanı derlemek ve bölünen ümmeti bütünleştirmek için bütün zamanların ve mekânların imkânıdır. Bu imkânı kullanmayan Müslümanlar müstevli harbi ve mürtedler tarafından kullanılırlar.







