Cemaatü’l Müslimîn müslümanların, Devletü’l İslâm insanların dünya cennetidir(1)
Müslümanlar olarak kendi ülkemizde Hıristiyanlık kültürüne yenik düşmüşüz. Günlerdir tartışılan Devleti meydana getirdiği söylenen Yasama, Yargı ve Yürütme üçlüsü, tamamen Hıristiyanlıktaki Ekânim-i Selase itikadına tekabül etmektedir. Adeta üç tane sahte ilah’la karşı karşıyayız. Ekânim-i Selase, Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs’ten oluştuğuna inandıkları Allah inançları, Allah tasavvurlarıdır. Ülkemizde ise ideolojik laikliğe iman etmiş Demokrat sağcı ve solcu müşrikler, Hıristiyanların bu Allah tasavvurunu Devlet üzerinden Yargı, Yasama ve Yürütme üçlüsünde birleştirmişlerdir. Bazen lisan-ı kal ve bazen de lisan-ı hâl ile “Devletimiz bizim Rabbimizdir” diyorlar. Yani diyorlar ki; Devlet bir ilahtır. Ancak devlet denilen bu ilahımız Yasama, Yargı ve Yürütme ilahlarının bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bunlardan kimi “devletin şeriki yok” diyor, kimi de “devletin şeriki var ve çok” diyor. Kavga, gürültü bunun üzerinedir.
Müslümanlar olarak varlık sebebi insanlığa hizmet olan devlet müessesesini Allah’ın dinine, halkın rızasına dayandırmadıkça, bağlı ve bağımlı hale getirmedikçe başımız, memleketimiz belâlardan, kavgalardan kurtulmayacaktır.
İslâm ve Cemaat, Müslümanların varlık sebepleridir. İslâm ve Cemaat yoksa Müslümanlık ta yok demektir. Türkiye’de güzel gelişmeler var. Son dönemlerde olup bitenler, “Korsan Devlet” anlayışından “Karson Devlet” anlayışına geçişin sancılarıdır. Bu geçişin sancılarının acılarına dayanmayıp “Devletin Şeriki Yok, Devletin Şeriki Çok” deyip feryad eden adeta birbirinin yakasına yapışan iki zıd zümre var. Bu iki zıd zümre de yaptıkları açıklamalara bakılırsa, devletin kendi başına müstakil ilahlığında, Rabliğinde müşterektirler. “Devletin Şeriki Çok” diyen zümrenin sözcülerinden Zaman Gazetesi’nin yazarlarından Ali Bulaç, “Devletin Şeriki Yok” diyen Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın görüşlerini eleştiren, önemli doğruları ve yanlışları bir arada gündeme getiren 11 Ocak 2014 tarihli yazısında özetle şunları kaydediyor:
(Güneşin oğlu Japon imparatoru, tanrının kanının damarlarında aktığı varsayılan İran Kisrası, tanrı olduğunu iddia eden Roma’nın Sezar’ı veya Mısır’ın Firavun’u, ruhu gibi bedeni de kutsal sayılan Avrupalı monark birer insandı. Bundan hareketle krallar “kanun benim veya devlet benim” diyebiliyorlardı. Bunun istisnası yöneticilere kutsallık atfetmeyen İslâm’ın siyaset telakkisidir. Ancak Emeviler Bizans’tan mülhem “Allah’ın halifesi”ni sisteme dâhil ettiler, Osmanlılar onları takip ederek Jüstinyen’in “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” sıfatını padişahlara yakıştırdılar.)
Emevi Sultanları’nı, Osmanlı Sultanları’nı Roma’nın Sezar’larıyla, Mısır’ın Firavunları ile aynı kategoride görmek, Emevi ve Osmanlı Sultanlarının aleyhinde yapılan ideolojik propagandalara peşinen yenik düşmektir.
Keşke Ali Bulaç, Emevi Sultanlarını, Osmanlı Sultanlarını Hulefâ-i Râşidîn mihengine vursaydı. Emevi ve Osmanlı Sultanları Hulefâ-i Râşidîn olmadıkları gibi, Roma’nın Sezarları, Mısır’ın Firavunları da değildirler. İnsaf, firasetin omurgasıdır. Onu kaybettiniz mi, Müslüman atalarınızı ve din kardeşlerinizi günahları yüzünden Firavun ilan etmekten kurtulamazsınız.
Ali Bulaç, Modern devletin Hıristiyanlık kültüründen kaynaklandığını itiraf etmekle birlikte Devlete şerik olmak isteyenlerin avukatlığını yapmaktan da geri durmayarak şöyle diyor: “Modern devlet hakikatte Hıristiyan teolojisinin sekülerleştirilmiş formudur. Tanzimatçılar, Meşrutiyetçiler ve Cumhuriyetçiler, Batılı devlet formunu ithal edince kolayca bu misyonu “devletin ebed müddet” özüne ve padişahın “Zillullah fi’l arz” karakterine tercüme ettiler. İkinci nesil İslamcıların ihmal ettiği nokta, iktidar arayışına girişirlerken bu gayr-i şahsîleşmiş, tanrısal öze kavuşmuş ve bizim tarihimizden de bazı unsurlarla bezenmiş modern ulus devlet üzerinde yeterince imal-ı fikr etmeyip onu kurtarıcı bir güç olarak görmeleridir. Cemaleddin Efgani, modern ulus devleti neredeyse kurtarıcı mehdi inancına tercüme etti. Bir zaman sonra Müslümanlar, 300 sene zalim Roma devletine karşı mücadele ettikten sonra Roma’yı Hıristiyan inancına dâhil etmeleri ve 476’da Batı Roma yıkılırken Vatikan’ı “dini Roma” olarak yeniden diriltmeleri gibi modern ulus devleti İslam siyaset felsefesine dahil ettiler. Modern devlet, tarihi ve felsefi serüveni dolayısıyla Tanrı’ya meydan okumaktadır, yüce Allah kendine şerik (ortak) kabul etmediği gibi kendisi de şerik kabul etmez. Dindar bir gelenekten gelen (Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı) Bekir Bozdağ’ın tam da olumlayarak dile getirdiği budur. Devlet gerektiğinde gücünü gösterir, rakiplerini siyaseten katl ile tasfiye eder. Devlet, siyaset ve iktidarı kendi kelamî ve fıkhî mirasınızla sorgulamadan kabul ettiğinizde Allah için yakıştıramadığınız şenî bir sıfatı devlete de yakıştıramazsınız.” Ali Bulaç, burada devleti Allah’a benzetenlerin Müslümanların Kelamî ve Fıkhî mirasından mahrum olduklarını ortaya koyuyor. Bu doğrudur. Ancak yanlış olan Siyasi İktidarı temsil eden Bekir Bozdağ’ı devlet gibi kabul etmesidir. Oysa ki Bekir Bozdağ’dan önce de devlet vardı. Ali Bulaç’ın dokunmadığı, dokunmak istemediği yer burasıdır. Bu da Müslüman olarak itikadî ve fıkhî pencereden meseleye bakmamanın neticesidir. Müslümanların itikadını ve fıkhını görmemezlikten gelmek, başlı başına bir belâdır.







