Bir can bir cihandır
Biz Müslüman’ız. İnancımız; “bir can bir cihandır”. Çünkü iman ettiğimiz Kur’ân-ı Kerim’in maksadlarından birisi de, bir can için bir cihanı seferber etmektir. Çünkü Kur’ân’da bir canı kurtarmak, bir cihanı kurtarmak gibi kabul edilmiştir. Bize hayat veren Rabbimiz buyuruyor: “Bunun için İsrailoğullarına şöyle yazdık: “Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur”. And olsun ki, onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi, sonra buna rağmen, onların çoğu yeryüzünde taşkınlık edenler oldu.” (Maide Sûresi/ 32)
Peygamberlerin mirası siyaset; bir cihanı seferber ederek bir canı kurtarma operasyonudur. Yunanlı Filozoflardan miras kalan politika ise; bütün canları ve canlıları imha etmek için verilen iktidar kavgasıdır. Siyasette hayat, politikada memat/ölüm vardır. Politika katil Kabil’in kabiliyetinden sayılır. Asrımızda politikanın işgali altında bulunan İslâm coğrafyasına çağırın Kabil’i gelsin de kardeş kanı nasıl akıtılır, bir miras nasıl sahiplenir, görsün! Politika, insana, insanlığa ihanet tuzağıdır.
Siyasetin hakkını verenler, muhatap oldukları insanların gönüllerini bir Kâ’be gibi görenlerdir. Müslümanlar Kâ’be’yi korudukları gibi masum insanları korurlar.
Siyaset, insanı anlama ve anlatma sanatıdır. “Dil hep ağrıyan dişi yoklar. İnsan acıyı hep aklında tutar.” İnsanlara acıyı yaşatanlar, Firavunları gündemde tutanlardır. Bu hususta hiç kimse istiğna duygusuna kapılmasın. “Dünya güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık. Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.”
İnsafı sürgüne gönderenler, israflarının hesabını göremeyenlerdir. Her münasebetsiz davranış, başlı başına bir israftır. Genelde İslâm coğrafyasında özelde ise ülkemizde “Biz Yaradılanı Yaradandan ötürü seviyoruz” nidasına “Biz Yaradılana düşmanız Yaradandan ötürü” şeklinde cevab veren Kabil’in çocukları kan akıtmaya devam ediyorlar.
İslâm coğrafyasındaki Müslümanların görevleri bölünmek değil, bölüşmektir. Biz bölünerek yok, bölüşerek tok oluruz. Kendilerini görünce mutlu olduğumuz insanların sayılarını çoğaltmak, bir insanlık borcudur. Çünkü onlar beşeriyet âleminin cankurtaranlarıdır. Canları cankurtaransız kılmamak için iradenizi kullanın.
Doğruları ve doğru olanlarımızı; zekâmızı başkalarının yanlışlarını bulmaya adadığımız günden bu yana kaybetmiş bulunmaktayız. Hayatta yediğimiz tokatların sebebini aramak yerine sahibini aradığımız günden bu yana yanlış adreslerde sabahlıyoruz. Dolular dolduruşa gelmez ama boşlar vuruşa ve vuruluşa gelir.
Meydanlarda can kurtarmak yerine ölen canlar arkasında bağıranlar, kıymetli bir şeyleri kalmayanlardır. Çünkü insanlık âlemi, “altın var” diye yüksek sesle bağıran sarrafları hiç duymadı. Sesini yükseltenle sözünü yükselten hiç bir olur mu? Sesi değil, sözü yükselteceğiz. Şu bir gerçektir ki; kıymetli malı olanlar bağırmaz. Ölüler cevap vermedikleri için ölmeyenler tarihe her istediklerini söyletmeye çalışıyorlar. Kendilerini ve başkalarını kıymetten düşürenlerin kıyametleri kopmuştur.
Batı’ya sevdalandığımız, çağdaş uygarlığı kıble edindiğimiz gün kıymetten düştük. Batı’nın işi gücü; genelde insanlığı özelde İslâm âlemini kıymetsiz kılmak için çalışmaktır. Batı, insanlığa tecavüzün adıdır. Batı insanı imha, doğu insanı ihya eder. Victor Hugo der ki; “Paris’te bir insan öldürülürse bu bir cinayettir, doğuda elli bin insan boğazlanırsa bu sadece bir meseledir.” Batı, kendisinden başkasını insan kabul etmez. Batı, kendi köpeğine verdiği diğeri kendisinin dışındakilere vermez.
Menfaatlerin hatasız hesaplandığı bir ülkenin okullarında okuyanların kahır ekseriyetinin matematiği zayıfsa, o ülkede öğrencilerin zekâlarını sürgüne gönderenler tarafından matematiğin namusuna tecavüz edilmiş demektir. Menfaatten başkasını anlamayanları yetiştiren bir toplum kendini canilere emanet etmiş demektir. Kendini canilere emanet edenlerin canları her gün telef olunur. Masum insanların kanlarını akıtanlar, katil Kabil’in çocuklarıdır. Rabbimiz buyuruyor:
Onlara, Adem’in iki oğlunun (Habil ile Kabil’in)haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.(Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), “And olsun seni öldüreceğim” dedi. Diğeri de “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder” dedi.(ve ekledi):“And olsun ki, sen öldürmek için bana elini uzatsan (bile), ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, Âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.” (El-Maide- 27,28)
İnsanlık tarihinde Habil ile Kabil’in kavgası hiç kesintiye uğramadı. Kabil’in evladları hep kardeş kanını akıtmaya devam ettiler. Habil, “kardeşine karşı zalim olmaktansa mazlum olmayı tercih et” dersini verdi. Habil’in çocuklarının vazifesi Kabil’in çocuklarının akıttığı kana ortak olmak değildir. Bilge adam Aliya İzzetbegoviç der ki:
“Katil olmakla kurban olmak arasında seçim yapmamız gerektiğinde, biz kurban olmayı seçeceğiz!”







