Batılılaşma sevdasına sevap fetvaları/1
Yaşadığımız çağda insanlık camiası tarafından zaruret mertebesinde aranan İslâm ve Müslümanlardır. Ancak “İçinde yaşadığımız çağ İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağdır.”
İslâm’ı bırakıp başka yerde izzet arayan Müslüman’ın Müslümanlığı tartışılır. İslâm âleminde Müslümanlar arasında görülen Batılılaşma sevdası, izzeti yanlış yerde aramanın sonucudur. Rabbimiz buyuruyor: “Onlar (Müşrikler) kendilerine izzet/kuvvet ve şeref kazandırsınlar diye, Allah’tan başka ilahlar edindiler.” (Meryem Sûresi/ 81)
Batılılaşmanın sevdaya dönüştüğü bir dönemde bazı İslâm âlimlerinin, bazı Müslüman mütefekkirlerin söyledikleri ve Müslümanlar arasında adeta fetvaya dönüşen şu tespitler bütünüyle masum görünmüyorlar:
Mehmet Âkif Ersoy, Berlin gezisi sonrasında yurda döndüğünde Batıyı merak içerisinde öğrenmek isteyenlere şu cevabı verdi: “Dinleri var işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi..”
Said Nursî de Şeyh Bahit Efendiye şunları söylemiştir: “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.”
Mısırlı âlim Şeyh Muhammed Abduh da der ki: “Avrupa’da Müslümansız bir İslâm var. Biz de ise İslâmsız Müslümanlar var.”
Bu üç âlimin tespitlerindeki ortak nokta Batı’nın bizimle bir şekilde ilişkisinin olduğunun ortaya konulmasıdır. Tespitlerde musbet gibi gözüken yönleri birleştirirsek şu birbirini tamamlayan cümleler ortaya çıkar: “Batının işleri var dinimiz gibi. Avrupa Osmanlı’yı doğurmuştur. Avrupa’da Müslümansız bir İslâm var.” Bir bütün halinde bu tespitler, İslâm âleminde, ülkemizde Batı kültürünün, edebiyatının, sanatının ithal edilmesi hususunda tereddüt gösteren Müslümanlar için adeta birer sevab fetvasına dönüşmüşlerdir. Bu tespitler, Batılılaşma köprüsünden geçmek isteyen Müslümanlar için adeta birer vize vazifesini de yapmışlardır. Ama bir gerçek var ki; Batının edebiyatı, sanatı, kültürü, ilmi dininden, akidesinden bağımsız gelişmemiştir. Müslümanlar olarak iman mihengine vurmadan Batı’nın kültürünü, edebiyatını, sanatını, ilmini alırsak, Hıristiyanlaşma ve Yahudileşme tehlikelerinin içine düşmekten kurtulamayız. Muhammed Kutub (Rh.a.), Şeyh Muhammed Abduh’un: “Avrupa’da Müslümansız bir İslâm var. Biz de ise İslâmsız Müslümanlar var” adındaki bu tespitini tahlil ve tahkik ederken şunları söylemiştir: “Herhangi birimiz Avrupa’ya ya da Amerika’ya gidecek olursa orada gerçekten son derece nazik bir ahlâk ile karşılaşır. İlk anda bunun İslâm ahlâkının kendisi olduğunu zanneder. Tıpkı Şeyh Muhammed Abduh’un zannettiği gibi.. Şeyh Muhammed Abduh’un söylemiş olduğu sözün ikinci şıkkı doğrudur. Yani bizde Müslüman ismini taşıyan ama vakıa âleminde İslâm’ı uygulamayan şahıslar var. Birinci şıkka gelince; onun üzerinde biraz durmak isteriz.
Batı ahlâkının dış görünümü gerçekten güzeldir. Size bazı örnekler vereyim. Çağdaş cahiliyyede var olan bunca ahlakî bozulmaya rağmen orada karanlıkta veya günün aydınlığında birbirine aşık bir memur erkek ve bir memure kadın bulunabilir. Çünkü onlarda aydınlık ile karanlık arasında fark yoktur. Fakat her ikisi de çalışma saatlerinde birbirlerine dönüp bakmazlar, çalışma vakitlerinin kısacık bir zamanını dahi kendi özel konuşmaları ile harcayıp tüketmezler.
Bizim çağdaş İslâm dünyamızda kaybettiğimiz emin olma vasfı onlarda bulunmaktadır. Tüccar seni aldatmaz; ne sattığı malın türünde ne de fiyatında seni kandırır. Bundan dolayı onlar pazarlıkla harcanacak vakti kazanırlar. Doğruluk da böyledir. Verilen sözlerde hassasiyet göstermek de böyledir. Öyle bir ahlâk ile karşı karşıyasınız ki zahiri itibariyle o, İslâm ahlâkiyatı gibi görünür. Hatırladığım şöyle bir olay var. Mısırlı bir tüccar İngiltere’den bir mal ithal etmişti. Onu teslim aldığında anlaşmış olduğu alış-verişin nitelikleri ile bağdaşmayan iki koli tespit etti. Tüccar geri kalan mal istenen nitelikte olduğundan bu iki koliyi görmezlikten gelmeyi uygun buldu. Fakat aniden İngiltere’den ihracatı yapan tüccardan bir telgraf aldı. İstenmeyerek yapılan bu hatadan özür diliyor, meydana gelen olaydan ileri derecede üzüntülerini bildiriyor ve o iki koli yerine istediği türden iki kolinin kendisine yollandığını haber veriyordu. Böyle bir ahlâk hakkında ne deriz? Yüce bir ahlâk deriz. Fakat gelin hep birlikte bunu iyice görmeye çalışalım.
Şüphesiz bu, gerçek mahiyeti itibariyle müşterisi ile her zaman ona sevgi göstermek, ona yumuşak davranmak ve ilişkilerinde doğru olmak ile ilişkilerini sürdürmeye çalışan zeki Yahudi tüccarın ahlâkiyatıdır. Böylelikle aynı müşteri kendisine bir daha gelsin ve her seferinde kârı daha da artsın. Şimdi bununla Hac mevsiminde bazı tüccarların yaptıklarını karşılaştıralım. Bu zamanda onların bütün çaba ve gayretleri müşterinin cebindekini boşaltmaya yöneliktir. Bundan sonra isterse ebediyen onlara bir daha dönmesin. Hiç önemi yoktur. İşte Hac mevsiminde bu tüccarın yaptığı asla kabul edilemez. Bunu ölçü alarak Avrupa ahlâkının daha güzel olduğu hükmü verilemez.







