--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kalem ve sadaka üzerine...


Atilla Özdür
Atilla Özdür

“Kendisi himmete muhtaç bir dede, nerede kaldı gayriye hizmet ede” denilirmiş. Biz de o hesaptan, kalemi kırıp, şu dizi furyasında himmeti ekranlardan aramaya niyetlendik… Birkaç arkadaşımıza açılınca, “olmaz”  dediler... Kalem, kafanın sadakasıymış…
Kimseye faydası olmamasına rağmen, devamda karar kıldık…      
Bizim tarzımız (Ah şu masonlar olmasaydı) veya (Siyonistler bütün köşe başlarını tutmuşlar, biraderim) şablonuna uygun düşen ve kafa yormayıcı, kolay okunabilen doğuştan  günümüzün yalnızlaştırılmış müslümanına has, günahı hep başkalarında arayan bir tarz değildi. Biz, bizzat Erbakan Hocamızın tavsiyesine göre, cihat amacını güderken çetrefilli konulara yönelik kafa karıştırıcı bir üslup kullandık. Dolayısıyla, salt doğuştan Müslümanlıklarını koruyanlarla birlikte çoğunlukla sonradan gaflete sapanların bir kısmı, iktisat, hukuk ve sosyoloji ile pek haşir neşir olmadıkları için, yazılarımızı üstün körü okuyup geçtiler, hatta okuyamadılar bile… Gazetenin en az okunan yazılarının sahibi olmaktan hiçbir zaman üzülmedik…
İnancımıza göre “Cihad”, karşı mahalledeki zibidilerin iddialarının tam tersine, bir ibadet ve ahlak kuralı idi. Allah’ın nimetlerinin sadece müslümanlar değil, yeryüzündeki tüm kulları arasında adilane bölüşümü için “ceht göstermek” olarak tanımlamıştı, Rahmetli Hocam, bunu... Gel velakin bizim mahalleli, biraz da kiramen katiplerinin sağlı sollu görev taksimatıyla ilgili sathi ve yetersiz bilgi kırıntılarının etkisiyle, ayni cehdi farklı niyetlerle gösterenlere “solculuk ve komünistlik” yaftasını yapıştırıyorlardı… Böyle olunca, kendilerine de kala kala “sağcılık” etiketi kalıyordu. Ve bizler,  pek az fire ile “sağcı” olup çıkıyorduk…
Peygamber Efendimizin sağcılığı veya solculuğu üzerinde kafamı yorunca, Allah’ıma şükrettim, beni, ırz düşmanı ahlaksız kapitalistlerin kıç yalayıcısı sağcılardan etmediğine…              
¥
Şeflik döneminde 19 Mayıs tarihi, Gençlik ve spor bayramı ilan edilince, spora, özellikle de futbola, milletçe büyük bir kutsiyet atfedildi. Futbolculuğu mesleğe dönüştüren klüpçülüğün şirketleşmesiyle bu kutsallık insanlığının baş belası halini aldı. Yüksek ücretli topçularla bol paralı kapitalist klüpler, Müslümanlı Müslümansız tüm insanların Allah İnançlarını gölgelemeye başladı. Evet yüzde doksandokuzluk kahir nisbetle millet bütünüyle Müslümandı. Amma, herkesin kendine has renkli tanrı sevgisi, Allah’a yönelik sevgi ve saygının üzerindeydi. Bu alemşumul şirkin büyüsüne kapılan devlet yöneticileri, tanrılarıymışçasına tapındıkları spor klüpleriyle futbolcuların, saçı bitmedik bebekler de dahil milletimize olan vergi borçlarını, paganizmde görüldüğü gibi, kendi yarattıkları bu yeşil saha putlarının aşkına kurban niyetiyle sık sık af ediverdiler, hem de hiç utanmadan…
Devlet bütçeleri, pagan dininin af ritüelleriyle açık verince, faizler ve petrol fiyatları yükseldi, aldığımız her nefese bir vergi konuldu, ahlaksızlık yaygınlaştı ve insanlar vicdansızlaştı…
Maliye Bakanı, geçenlerde, olmayacak duaya amin çektirircesine, yeşil saha putların maliyeye vergi borcu bulunan özel ve tüzellerine yönelik bir af düşünülmediğini müjdelemişti...
Biz de buna karşılık müjdelenen bu uygulamanın gerçekleştirilemiyeceği üzerindeki düşüncelerimizi bu köşede çiziştirdik…         
Bir kere bütün klüplerin millete borcu varken ve yeşil sahalardan trilyonlarca alacağı bulunan saçı bitmemiş yetimler de dahil, en tepedeki tuzu kurulardan en alt tabandaki pabucu yarımlara kadar, hemen hemen herkesin göğsünde Allah’a iman ile eş değerde şirk karakterli sevgi dolu bir iman meşalesi de yanıyorken, bu müjde, laf-ı güzaftan ibaretti…
İaşe ve ibade kavramlarının şumulünde yer alan beslenme ve ısınmadaki zorluk ve yetersizliklerin baş sebebini, millet kesesinden futbol şirketlerine haksızcasına yapılan milyarlarca dolarlık kıyakçılığın akaryakıt fiyatlarında meydana getirdiği artışlara bağlamıştık. Ve öyledir de. Hazinenin kayıp kaçağı olmasaydı, devlet babamız, elin adamına “okul yaptırın verginizden yüzde yüz düşeyim” diyerek yalvarır mıydı…
Maliye Bakanı’nın bu sözlerine inanmadığımı buradan haykırdım. Amma yanılmışım galiba…
¥
Doğuştan Müslümanlığını, klasikleşmiş dar çevresiyle birlikte reforma tabi tutan külyutmazlardan birisi bizim kafa yorucu satırlarımıza destursuz sazan misali dalı dalıvermeyi kendine iş edinmiş. Bizim “Çanakkale boğazı”yla başlayan şiir denememizi “yandı kıçımın ağzı” ile kafiyelemeye kalkışınca, doçentlik çalışmaları için “demirci hasan” masalını tez konusu edinmekten öteye gidememiş…
¥
Masal bu ya, Garibim Hasan, asgari ücretle bir fabrikada çalışırken işten ayrılmış. Eski  püskü bir kaç alet edevatla bir dükkan açarak iyi kötü asgari ücret seviyesinde bir kazanç sağlamaya başlamış.
Amma Hasan, işçi gibi görünse de, kayden patron sınıfında yer aldığı için, gelecek günlerde kaydi patronluğundan ötürü “üretim araçlarının kontrol ve denetimini eline geçirmişlerden” sayılacak ve bizler de onun asgari ücret seviyesindeki kazancından Yüzde yirmi mi yoksa doksan oranında mı vergi alınmasını konu edinecekmişiz…
¥
Be salak… Biz diyoruz ki, memleketimizdeki tüm ahlaksızlıklar, fiziki ve fikri hastalıklar hükümetlerin, “ üretim araçlarının kontrol ve mülkiyetini eline geçiren” egemenlerin vergi borçlarını sık sık sıfırlamasındandır. Yaptığımız da, bu kıyakçılığın zulüm olduğunu haykırmak…
Yanlış ise, edebi dairesinde doğrusunu yazarsınız… “Demirci Hasan”lara ne bok aratıyorsun kıçının kenarlarında…
Otur oturduğun yerde ve sazanlaşma…
 

Atilla Özdür Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle