İnsanlığın sınandığı yer: Timsahlı hendekler ve çadırları saran fareler
İnsanlığın sınandığı yer: Timsahlı hendekler ve çadırları saran fareler
ARZU ERDOĞRAL
Tarih sayfalarını karıştırırken bazen “İnsanlık bu kadarını da yapmış olamaz” dediğimiz anlar vardır. Hani Orta Çağ’ın o zifiri karanlığında, şatoların etrafına kazılan hendekleri ve içine atılan yırtıcı hayvanları okuduğumuzda, bunun geride kalmış ilkel bir vahşet olduğuna sığınırız ya… Meğer yanılıyormuşuz. Vicdanın, hukukun ve insan onurunun ilmek ilmek söküldüğü 21. yüzyılda, bu ilkel karanlığın en somut haliyle yeniden sahneye konmak istendiğine şahitlik ediyoruz.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, Filistinlilerin tutulduğu cezaevlerinin etrafına hendekler kazıp içini timsahlarla doldurma planı sadece bir güvenlik politikası ya da radikal bir söylem değildir. Bu, insan aklının ve vicdanının sınırlarını zorlayan, muhatabını “insan” olarak görmeyen distopik bir zihniyetin tezahürüdür. İşgalci İsrail yargı mekanizması bu akılalmaz plana hayvan haklarını gerekçe göstererek dur dedi. Mahkeme kararın gerekçesinde “hayvanların sıhhati ile ilgili endişelerini” dile getirdi. Ancak asıl tüyler ürpertici olan kısım sonrasında yaşandı: Bakan, kararı alan mahkeyi “teröristlerin yanında yer almakla” suçladı. Hukukun, adaletin ve en temel insani çizginin dahi “terör destekçiliği” olarak yaftalandığı bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız.
Bir an olsun durup düşünün. Bir bakan oturup cezaevinin etrafına timsah yerleştirmeyi hayal ediyor, bunu projelendiriyor. Bu sadece tutsaklara duyulan bir nefretin değil, aynı zamanda insanlığın binbir emekle inşa ettiği tüm evrensel değerlere meydan okunuşun resmidir. Yargının bu hezeyanı hayvanlar gerekçesiyle engellemiş olması yüreklere su serpmeye yetmiyor; çünkü bu fikrin dile getirilebilmiş olması bile başlı başına modern dünyanın ahlaki çöküşünün belgesidir.
Ancak ne yazık ki Filistin halkının yaşadığı imtihan sadece cezaevlerindeki bu absürt ve zalim fantezilerle sınırlı değil.
Asıl trajedi, cezaevi duvarlarının ötesinde, Gazze’nin yıkıntılarla dolu sokaklarında, gökyüzünün altında yaşanıyor.
Aylardır süren bombalamalar sadece binaları yıkmadı; Gazze’de yaşama dair ne varsa yok etti. Su kanalları, kanalizasyon sistemleri, çöp toplama alanları, yani bir şehrin nefes almasını sağlayan tüm altyapı yerle bir edildi. Ve bugün, bu sistemli yıkımın acı bir sonucu olarak bölgeyi devasa bir fare istilası sarmış durumda.
Savaşın sadece bombalarla değil, hijyensizlikle, hastalıkla ve doğanın dengesinin bozulmasıyla da insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğinin en somut, en can yakıcı fotoğrafıdır bu.
Naylon ve kumaş parçalarından medet uman, bombalardan kaçıp bir sığınak bulduğunu sanan Filistinliler, şimdi çadırlarının içinde farelerle mücadele ediyor. Gece yavrularının üzerine kapanan anneler, evlatlarını bombalardan korumaya çalışırken şimdi de karanlıkta çocuklarını ısıran farelerden korumaya çalışıyor. İnsanların elde kalan üç beş parça eşyası, bir lokma ekmeği, yetersiz hijyen malzemeleri fareler tarafından kemiriliyor.
Bu durum sadece fiziksel bir saldırı değil; bir halkın yaşama sevincini, hijyenini, sağlığını ve en önemlisi insani saygınlığını elinden alma çabasıdır. Bir insanın en temel hakkı olan “güvenli bir uykuyu” bile çok gören bir abluka altındayız.
Bir tarafta cezaevinin etrafına timsah doldurmayı düşleyen şizofrenik bir güç arzusu; diğer tarafta altyapısı yok edildiği için çadırlarında fare ısırıklarıyla uyanan, tutunacak tek bir dalı kalmamış masum insanlar...
Bu iki tablo, bize bugünün dünyası hakkında çok şey anlatıyor. Dünya, Gazze’de yaşananları izlerken sadece bir coğrafya parçası yok olmuyor; insanlığın ortak vicdanı, uluslararası hukuk ve adalet kavramları da o enkazların altında kalıyor.
Peki biz bu tablonun neresindeyiz? Sadece birer izleyici olarak kalıp bu zulmün kanıksanmasına izin mi vereceğiz, yoksa sesimiz yettiğince “İnsanlık bu değil!” diye haykıracak mıyız? Unutmayalım ki, tarih sadece zalimleri ve mağdurları yazmayacak; bu sessizliğiyle zalime cesaret veren, duyarsızlığıyla mağduru yalnız bırakan kitleleri de yazacak.
Gazze’deki bir çocuğun çadırında fare korkusuyla uyuyamadığı her gece, tüm dünyanın uykularının kaçması gereken gecedir. Çünkü insanlık, tam da o çadırın kapısında nöbet tutabildiği sürece “insan” kalabilir.