• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ali Sandıkçıoğlu
Ali Sandıkçıoğlu
..
TÜM YAZILARI
14 Aralık 2019

İdare lambasından elektriğe

Bu yazıyı doğduğum ve ilkokulu okuduğum, okul sonrası Kur’an Kursunda dini ilimler öğrendiğim köyümde sıla-ı rahimde bulunduğum sırada yazdım. (Rize ili, Kalkandere ilçesi, Çayırlı (Silyan) Köyü) Köyümüzün altından dere akar. Eski adı Kalapatamoz, yeni adı ise İyidere’dir. Derenin karşısında Trabzon’a bağlı köyler, beri tarafında ise Rize’nin köyleri vardır. Rize ile Trabzon’u aradan akan iyi dere ayırır. Bizim köyün karşısında Baş Köy ve Ağaç Seven köyleri vardır.

Hem bizim köyde hem de karşı köylerde çok muazzam, modern binalar yapılmış. Köy değil sanki birer belde ve kasaba gibi. Hatta amcaoğluna (Mehmet Sandıkçı) bir misafir gelmişti de karşı tarafta olan kasabaların adları ne diye sormuştu. Amcaoğlu onlar kasaba değil köydür deyince İç Anadolu bölgesinden Rize’ye misafir olarak gelen zat ve ailesi bir hayli hayret etmişlerdi. Bunlar nasıl köy diye… Bizim orada beldelerde bile bu kadar modern binalar yok. Köyümüzün altından çift gidiş, çift geliş Erzurum’a giden duble yol var. Tabii ki yeni yapılmış. Geçen sene Ovit Tünelini geçmiş ve hayran kalmıştık. Bu sene de Güneyce beldesinin dışında İkizdere’ye doğru yapılan tünelin bir tarafı açıldı. Geçtik gerçekten güzel, yolu kısaltan bir tünel. Yapanlardan Allah (C.C.) razı olsun. Bu hizmetleri kim yaparsa yapsın vatandaş olarak alkışlar ve elbette ki Allah razı olsun deriz. Bu gibi hizmetlerde o parti, bu parti diye ayrım yapılamaz. Yapılanı takdir etmek lazım. Siyasi inat veya siyasi ihtiraslar yüzünden ülkemizde yapılan çok güzel hizmetleri görmezlikten gelemeyiz. Güzel olan her şeyi takdir ederiz. Şahsi kanaatim birkaç seneye kadar Rize’den Erzurum’a yapılan çift gidiş, çift geliş yol yetmeyecektir. Müthiş bir araç yoğunluğu vardır. Bizim köyün atından geçen yolu dikkat etmeden, biraz beklemeden karşıdan karşıya geçmek mümkün değildir. Gidiş geliş muazzam bir araç yoğunluğu var. (Her cinsten araçlar)

Şöyle köyü ve köydeki çocukluğumu düşündüm. Öyle zannediyorum ki Anadolu’nun diğer köyleri de bizden farklı değildir. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar köyümüzdeki cami, çerçevesi olmayan eski bir binada okuduk. Birinci sınıfta o zamanlar “eğitmen” denen birisi okuttu bizleri. İkinci sınıftan itibaren iki öğretmenimiz vardı. Biri başöğretmen, diğeri öğretmen. Kış olduğunda okula giderken her sabah elimizde birer odun götürürdük. Okulun sobasını öğrenciler sıra ile yakarlardı. Sobayı yakamayacak kadar küçük olanlar nöbete yazılmazdı. Soba yakma sırası kendine gelen; sabah okula biraz daha erken gider, diğer öğrenciler gelmeden sobayı yakardı. Kitapları koyacak çantalarımız yoktu. Bazı arkadaşlarımız genellikle siyah bezden yapılmış bez çantalarına kitaplarını koyarlardı. O zamanlar siyah önlük ve beyaz yakalık takardık. Ekseri öğrencilerin önlükleri solmuş ya da yamalı olurdu. (Her sabah okulda yakalık, mendil ve tırnak kontrolleri de yapılırdı.) Şimdiki gibi okullarda hademe yoktu. Devlet yakıt parası ödemezdi. Tebeşir parasını bile aramızda bölüşerek tebeşir alırdık. Şimdiki öğrenciler gibi kitapları masalarımız üzerinde hazır bulamazdık. Çoğu veliler kitapları almaya bile zorlanırdı. Kitap defter alacakları paraları olmadığı için… Bizim köydeki çok zor şartlarda okuduğumuz okula yaya olarak 1-1,5 saatlik yoldan yağmurda, karda, kışta okula gelen arkadaşlarımız olurdu. Çok kar yağdığında köydeki akrabaları yanında kalırlardı. Onların köylerinde okul olmadığı için. Bizler okurken çalışma masalarımız yoktu. Bilgisayarlarımız, akıllı telefonlarımız, akıllı tahtalarımız yoktu. Derslerimizi “evin içi” mutfak denen yerde çok zor şartlarda ateşin ışığından ya da idare lambadan istifade ederek yapmaya çalışırdık. Elektrik yoktu. Bazı yörelerde aynalı, bazı yörelerde petrol lambası bizde ise şişeli lamba denilen lambalar birçok evde yoktu. İdare lambasına göre biraz daha fazla gaz yaktığı için o tercih edilmezdi. Köylerde ya bir ya da iki evde radyo belki bulunabilirdi. O zamanlar rahmetli babamın kaza merkezinde dükkânı vardı. (Rize, Kalkandere) kazada dahi elektrik yoktu. Akşamları saat on ikiye kadar jeneratör çalışırdı. On ikide kapanır yine herkes lambaya veya lükse dönerdi. Köylerden kazalara genellikle yaya olarak gidilirdi. Durumları biraz iyi olanlar üstü açık kamyonlara binerek şose olan yollardan ilçeye veya ile giderlerdi. (Eski deyimle navlon yanı araba için para öderlerdi.)

Çocukken köyümüzün bir mahallesinden bir kız çocuğunun koşa koşa bizim eve geldiğini ve baba annemden “Hala bana biraz şeker ver. Anam ayağını kesti, anamın ayağını dağlayacaklar” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Doktor yok… İlaç yok… Köyden şehre hastaneye gidecek para ve vasıta yoktu. Şehre ancak insan mecbur kaldıkça gidebilirdi. Çok kere analar sofradan yarı aç kalkıyor. Çocuklarımız bira daha fazla yemek yesinler diye. Kuru ekmeğe razı oluyorlar ancak o da yeteri kadar yok. Yokluk vardı… Açlık vardı… İmkânsızlıklar vardı…

İlkokulun üçüncü sınıfında iken rahmetli babam bana bir kırmızı ayakkabı almıştı. (O zamanın adı ile iskarpin.) Okulda içini eski bezlerle doldurduğumuz, dışı da bez olan bir top yapmıştık. Teneffüste o bez topla arkadaşlarla oynarken sınıf arkadaşımız, aynı yaşlarda komşu kızı (Oğlu şu an İzmir’de zengin bir iş adamı.) yanıma geldi ve bana şöyle dedi: “Ali, o ayakkabıların ile topa vurma, o güzel ayakkabılarla top oynamak günahtır” demişti. Birçok arkadaşta kara lastik, birçoklarında çarık varken bizim kırmızı bir ayakkabı ile top oynamamızı o yaşta kendi kafasına göre günah saymış ve beni uyarmıştı. Bugün raflarımızda kaçar çift ayakkabımız var? Öyle bir zamandan bugünlere geldik. Hizmeti ve emeği geçen ölmüş veya hayatta olan bütün devlet adamlarımızdan, siyasilerimizden, bürokratlardan Allah (C.C.) razı olsun.

Ne acıdır ki, birçok gencimiz bu yoklukları görmemiş, çekmemiş; analarının, babalarının çektiklerini de hiç bilmiyorlar. Dünyayı tozpembe görüyor ve öyle zannediyorlar. Hepsi birer özenti içindeler. Gençlerimizin büyük bir çoğunluğu taklitçi olmuş, moda ve marka esiri birer taklitçi olup çıkmışlardır. Çokları kendi tarihlerinden kopmuş, milli kültürüne yabancı giyim kuşamları ise çok acayip bir hal almış şekillerdedirler. Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini yapmıyorlar. Şükretmek ise hiç yok. Birçoğu zaten bilmiyor.

Bu yazın köye gitmiştim. Cuma günü camiye gidince köy camisinin parkı geniş olmasına rağmen araba park yeri bulamıyordum. Yollar arabalarla dolmuş. Park edecek yer yok. Çok genç, öğlen yemeğini yemek için arabasına atlayarak Rize merkeze gidiyor. Yemeğini orada lüks lokantalarda yedikten sonra geriye dönüyorlar. Bolluk var. Bunun yanında yeni deyimle savurganlık ve aşırı derecede israf var. Köylerde, şehirlerde akıl almaz derecede bir savurganlık ve israf vardır. Köylerde bile ekmekler çöpe atılıyor. Nimetin kadrini, kıymetini bilenler çok az… O nimetleri bizlere ikram eden Yaradan’a karşı vazifeleri yapan gençlerin sayısı da oldukça az. Ülke genelinde yaşlılarda ve gençlerde namaz kılanların oranları maalesef çok aşağılara düşmüş. Büyüğe karşı saygıyı, küçüğe karşı sevgiyi insanlara ve hayvanlara karşı merhameti zamanımızın insanlarının büyük bir kısmı kaybetmiş. Tabir caiz ise servet, marka ve gösteriş yarışına girmişler. Yaşlının, gencin, kadının erkeğin, memurun işçinin altında en son model özel arabalar. Ellerinde en pahalı sigaralar, çok çok pahalı telefonlar var. Birçok gencin elinde bira veya başka alkollü içecekler. Birilerine göre ülkedeki insanlar aç… Millet fakirleşmiş… İnsanlar aç geziyorlar… El insaf demekten kendimizi alamıyoruz.

Muhalefet yapmak beyaza siyah, siyaha beyaz demek değildir. Birçok yönü ile gerçekten ülkemizde müspet gelişmeler, kalkınmalar olmuştur. Müspet kalkınma yerine manevi bakımdan üzülerek ifade edelim ki, bir erozyon geçiriyoruz. İnanç ve itikat bozuklukları, ibadetlerden uzakta kalma, hak mezhepleri inkâr, selefilik ve vahhabilik mezheplerin bütün basın, yayın organlarında aleni reklam ve teşvik edilmesi. Kadınların aşırı derecede açılması, yabancılara benzeme hastalığı bunlar arasında sayılabilir. Benim doğduğum köyde bizim çocukluk yıllarımızda, ekseri ikindi namazından sonra yaşlılar camide Kur’an okurlardı. Herkesin kendi rahlesi ve kendi Kur’an-ı Kerim’i vardı. Çokları akşam namazını kılar evlere dönerlerdi. Köyde bulunan erkeklerin büyük bir kısmı yaz kış özellikle sabah namazlarında camide cemaatte olurlardı. Sabah namazından sonra bütün cemaat bizim oralarda sesli olarak on defa, makamla “La İlahe İllallah” diyerek zikreder, ondan sonra dualar yapılırdı. Şimdilerde birkaç kişi sabah namazında ya oluyor ya da olmuyor. Şükür ki, köydeki Kur’an Kursu’nda okuyan talebeler var. Onlar her vakit camide cemaat oluyorlar.

Varlık bizleri şımarttı. Çoklarımızı camiden, ibadetten, örf, adet ve milli değerlerimizden, saygıdan, sevgiden uzaklaştırdı. Günümüzde evladı olan nice yaşlı ana ve babalar darülaceze ve yaşlılar yurtlarına kalmaktadırlar. Bizim örfümüzde, âdetimizde böyle bir gelenek yoktu ancak özellikle gelin hanımlar ana, baba istemiyor. Oğlanlar da analarını, babalarını huzurevlerine kaldırıp atıyorlar. Bir daha ne arıyor ne de soruyorlar… Cenab-ı Hakk hepimizin akıbetini hayır eylesin. İdare lambasından elektriğe geçtik, yollarımız otoban oldu. Hemen her köyde elektrik var. İl ve ilçelerimizin büyük bir bölümünde tezek değil doğal gaz yakıyoruz. Kağnı arabaları yerine özel otomobillerimiz var. Peki, bunlar milletimiz ve ülkemiz için yeterli mi? Elbette ki değil. Çok daha ileri, milli geliri yüksek bir seviyede olmamız icap eder. Öyle ise kalkınmamızı engelleyen bütün sebeplerden hep birlikte kaçınmalıyız.

Günümüzde üzülerek ifade edelim ki birlik, beraberliğimiz yara almış; fitneciler, fitne kazanı altına daima odun taşıyor, kardeşle kardeşin arasını açmaya çalışıyorlar. Mili ve manevi değerlerimize karşı saygısızlık son raddede. Şehit kanları ile yoğrulan ülkemizde bir kısım kanı bozuk alçaklar çıkıp “Sabah ezanından, salalardan rahatsız oluyoruz” diyebiliyorlar. Bazıları bu ülkede bizim ilk işimiz ezanı kaldırmak olacaktır diyebilmektedir. Milletin gözü önünde sırf oy hesabı yaparak, meclisin içinde ve dışındaki, bir kısım partiler teröristlere arka çıkıyor. Nerede ise ülkemizi yakıp, yıkmalarına alkış tutacak bir hal alıyorlar. Elimizde olan nimetlerin kıymetini bilmezsek, yaşlılarımıza hürmeti, saygıyı, gençlerimize sevgiyi, birlik beraberliğimizi, bil cümle manevi değerlerimize saygıyı kaybedecek olursak bu nimetleri bize veren Hz. Allah (C.C.) onlarıelimizden alır. O zaman da Allah (C.C.) korusun çok büyük felaketlerin içine düşmüş oluruz. Cenab-ı Hakk ülkemizin ve milletimizin yardımcısı olsun. Âmin.

Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

ali ünlü

türkiyede kiriz var diyorlarda bu degirmenin suyu nerrrrdennn geliyor
  • Yanıtla

Kırklarelili

Sonuç olarak; Yapılan yollar, hizmetler için islami kimliğimizi, örf ve adetlerimizi, ibadetlerimizi, kaybettiğimiz gençliği görmezden mi geleceğiz? “Dindar nesil” yetişecekti. Sözde tabi ki. Merak etmiyoruz. Allah kendi dinini yüceltecek bir topluluk her zaman bulundurur.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23