• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ali Sandıkçıoğlu
Ali Sandıkçıoğlu
..
TÜM YAZILARI
07 Aralık 2019

Bunlar kalsın yeni gelecekler daha açtır

Değerli kardeşlerim; bugün sizlerle yaşlı bir zattan dinlediğim çok önemli, ibretli, bir o kadarda ders verici bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum. Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki; bu yazımda herhangi bir kişiyi, zümreyi veya siyasi kurumları hedef alarak yazmıyorum. Yazım tamamen ortaya yazılmış bir yazıdır. Okuyan her kardeşimiz kendince yorum yapabilir. Yazımı ona göre değerlendirebilir.

Hikâyeyi dinlediğim zat şu anda rahmetli olmuştur. Aslen Bosnalı olan Esat Atıc Beyefendi, İstanbul Bebek’te uzun yıllar ikamet eylemişti. Bu hikâyeyi dinlerken yanımda Muhterem Mustafa Turan ve Ali Rıza Uysal Hoca Efendiler de vardı. (Esat Atıc Bey ile arkadaşlarımızın münasebetleri bana göre daha çoktur. Çünkü ben o yıllar yurt dışında kalmakta idim. İzin süresi içinde ancak görüşme imkânımız oluyordu.) Yardımsever bir insan olduğu için zaman zaman İstinye Kur’an Kursu’na gelerek fakir talebelere yardım ederdi. Ayrıca kursa, kuru kumanyalar alır bazen de nakdi yardımlar yapardı.

Esat Bey ile çok güzel tarihi sohbetler yapmıştık. Sürgünlerde çok kaldığı, çeşitli millet mensupları ile hapishanelerde yattığı için, tabir caiz ise canlı bir tarih gibi idi. Türkiye’ye gelmeden Alman Harbinde bulunmuş, esir düşmüş, çok maceralar yaşamıştı. Burada Esat Bey ile alakalı dikkat çekici bir duruma kısaca yer vermek isterim. Esat bey İstinye Kursu’na (yatılı) zaman zaman yemeğe rastlardı. Birlikte yemek yerdik. Biz elma, portakal gibi meyveleri soyardık, öyle yerdik. Esat Bey bütün meyveleri kabukları ile yerdi. Bizim masaya koyduğumuz bütün meyve kabuklarını toplar küçük bir poşete koyar evine götürürdü. Onları evinde kaynatır, süzer, suyunu içerdi. Alamayacağından dolayı değil, meyve kabuklarına verdiği değerden dolayı onları alıp götürürdü. Mütebessim bir çehre ile bizlere de meyvelerin en iyi yerlerini sizler atıyorsunuz derdi.

Esat Atıc ülkemize geldikten sonra, geçmişte milletvekilliği ve İçişleri Bakanlığı yapan ve daha sonra vefat eden Dr. Fikri Tüzel’in eşi Ayşe Nazmiye Tüzel Hanımefendi ile (Vidinli) evleniyor. Ölen bakandan eşi Nazmiye Hanıma hatırı sayılır bir mal varlığı kalıyor. Esat bey daha çok eşinin, biraz da kendi birikimlerinden yardımlar ediyor, burslar vererek talebeler okutuyorlardı. Geçmişte ünlü bayan gazetecilerimiz Ayşe Nazmiye Hanımefendi ile zamanın büyük bir gazetesi için röportajlar yapmışlardı. (Arşivlerde bulunabilir.) Ayşe Nazmiye Hanım Çapa Darulmuallimi’nde okumuş çok kültürlü, tarih bilgileri çok geniş olan bir hanımefendi idi. (Kendilerini yaşlılık hallerinde tanıdım.) Allah rahmet eylesin.

Gelelim hikâyemizin özüne. Esat Bey bizlere anlatıyor: “Zamanla bizim orada bir insan bir suç işliyor. Suçlu mahkemeye çıkartılıyor. Muhakeme ediliyor, mahkeme sonucu, hâkim suçluya enteresan bir ceza veriyor. Suçlunun belden yukarısındaki tüm elbiseleri soyulacak. Suçlunun üzerine pekmez sürülecek; elleri, ayakları bağlandıktan sonra, şehrin merkezi yerinde bir ağaç veya bir direğe bağlanacaktı. Hâkimin verdiği karar uygulanmaya konulur. Suçlunun üzerine pekmez sürülerek şehrin merkezi bir yerinde bir direğe bağlanır. Hava güneşli ve sıcak. Bir anda suçlunun üzerine binlerce sinek uçuşmaya başlar. Suçlu kıvranıyor ama yapabilecek bir şeyi yok. Çünkü eli ve ayakları bağlı. Sinekler hem pekmezi hem de suçlunun kanını emiyor. Yoldan birisi geçiyor. Direği bağlı insanı görünce içi acır. Hemen yolun kenarından yeşil yapraklı bir dal parçası kopararak direğe bağlı olan insanın üzerine konan sinekleri silerek kovalamaya başlar. Suçlu kişi alçak ve titrek bir sesle kendisine yardım maksadı ile yaklaşan insanı çok önemli ve gelecek kuşaklara ders olabilecek nitelikte bir şekilde seslenir ve şöyle der: ‘Sağ ol efendi! Sen acıma ve merhamet hissi ile iyilik olsun diye üzerimdeki sinekleri kovalamaya çalışıyorsun. Yaptığın iş doğru, esasında bir iyilik ancak bırak üzerimde olan bu sinekler kalsın. Bunlar epeyce zamandır üzerimdedir. Bu sinekler gidince bu sineklerden sonra yeni yeni ve aç sinekler hemen üzerime uçuşacak. Bunlar epeyce zamandır hem pekmezi hem de kanımı emiyorlar. Bunlar epeyce doymuşlardır. Bir nevi doymuş bir vaziyette vücudumda dolaşıyorlar. Bunlar giderse yeni sinekler gelecek, onlar ise tamamen açtır. Bana daha aç bir şekilde saldıracaklardır. Şu anda üzerimde biraz kan var, gelecek aç sinekler saldırıp tamamen kanımı kurutacaklar. Daha büyük acı çekeceğim. Onun için senden Allah razı olsun. Sen insanlık vazifeni yaptın. Ancak üzerimdeki sinekleri lütfen kovalama, kaçırma. Sen var yoluna git.” Tabii buradan her kardeşimizi bir sonuç çıkartmıştır. Herkes bir değerlendirme yapar…

Bilindiği gibi bizim ecdadımız, din ve devlet hizmetlerini yürütürlerken beytül malı korumaya çok dikkat etmişler. Devletin, milletin kasasına kesesine asla el uzatmamışlardır. Zira onlar beytül mala el uzatmanın gelecekte ne büyük felaketlere sebep olabileceğini çok iyi biliyorlardı. İnançları gereği milletin malına el uzatmaktan ciddi bir şekilde kaçınıyor, beytül malı korumak için azami derecede titizlik gösteriyorlardı. Burada kısaca asrısaadette cereyan eden bir hadiseye değinerek yazımı bitirmek istiyorum. Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Müslümanların elde ettikleri ganimetleri korumakla Selman-ı Farisi (R.A.) hazretlerini görevlendirmişti. Derken bir sahabe Selman-ı Farisi’ye gelerek: “Selman! Elbisen yırtık idi. Ganimetten bir iğne bir iplik alıp onu diktim. Bana bir günahı var mıdır?” diye sorduğunda Selman-ı Farisi şu cevabı verir: “Her şey miktara göredir.” Bunun üzerine o sahabe gider elbisesinden o ipliği söker, iğnesi ile ganimet mallarının içine atar. (Ebu Davud Cihad 2711 -Nesai Eyman 38)

Hikâyeyi birlikte okuduk. Hz. Allah (C.C.) en alt tabakadan en üst tabakaya kadar hepimize zulümden kaçınmayı; zalimlerle birlikte olmaktan uzakta kalmayı; fakir, fukara, yetim, dul ve beytül maldan iğne kadar bir şeyi haksız olarak almamayı; hizmet diyerek Müslümanlardan toplamaya çalıştığımız fitre, zekât, kurban ve teberru olarak topladıklarımızı (toplayanlar için) sadece ve sadece maksadına uygun olarak harcayabilmeyi; tüm haramlardan özellikle kul hakkından kaçınmayı nasip eylesin. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Mustafa

Sevinin Türkiye batılılaşmak istemiyormuydunuz, batılılaşıyorsunuz kadına şiddette, furşiatta, imanı terk te, seri katiliniz bile oldu. Batıyı araştırın batıda olan islam'da olmayan daha ne pislikler varsa bekleyin sizdede olacak. Unutmayın " ilim Müslümanın yitik malıdır "imkansızlık değil.
  • Yanıtla

Kustah

Her hikaye herkese göre yorumlanabilirmi ne saçma .anlasamadigimiz yer tamda burası zaten Müslümanlığa sigarmi bu bırak insanlığa
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23