11 Eylül Olayları’nın üzerinden çeyrek asır geçti!
11 Eylül 2026 tarihi itibariyle, tarihte yeni bir dönemin ve sürecin başlangıcı olarak kabul edilmesi mümkün olan olayların üzerinden çeyrek asır geçti.
Bazıları bu olaylarla ilgili muhtelif komplo teorileri ürettiler ve bu saldırıların aslında ABD’nin kendisinin planladığı eylemler olduğunu iddia ettiler. Bazıları da bu olayları İslam karşıtlığını kurumsallaştırmak ve Batıda İslamofobinin taraftar kazanmasını sağlamak için değerlendirdiler.
Ben söz konusu komplo teorilerine başlangıcından itibaren şüpheyle yaklaştım ve olayların gerçekleştiği ilk günden bu yana hakkında çok sayıda yazı yazdığım halde hiçbirinde saldırıların, ABD’nin kendi planı olduğu iddiasında bulunmadım, hâlen de bulunmuyorum.
Ama Batı emperyalizminin bu olayları İslam karşıtlığını kurumsallaştırmak ve İslamofobinin kitleselleşmesini sağlamak için değerlendirdiği bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Bunda da tabii ki olayların İslam dünyasına yönelik yeni bir saldırı atağının başlatılması ve bu atağın medya cephesinde tüm Müslümanları terör ve şiddetle irtibatlandırma çabalarının önemli bir payı bulunmaktadır.
Bu itibarla bugün Batı dünyasında gittikçe kronikleşen İslamofobi olayı aslında kendiliğinden gelişen bir toplumsal vakıa değil siyasi iradenin yönlendirmesiyle güçlendirilmiş ve yaygınlaştırılmış saldırı tarzıdır. Batı emperyalizmi bu uygulamayla İslam’a karşı savaş ve çatışma politikasını daha da belirginleştirmiştir.
Batı emperyalizmi bu uygulamasında çok sinsi ve kurnaz bir strateji izlemiştir. 11 Eylül olaylarını genel anlamda İslam’la ve Müslümanların geneliyle özdeşleştirmek için yoğun bir propaganda faaliyeti başlatmıştır. Oysa yapılan saldırı Müslümanların tamamına yakın bir kısmının yadırgadığı, reddettiği ve sahiplenmediği marjinal bir grubun eylemiydi. Bu tür marjinal gruplar Hıristiyanlardan ve diğer dini ya da etnik topluluklar arasından da çıkmış ve bazıları insanlık adına onaylanması asla mümkün olmayan eylemlere başvurmuşlardır. Bu eylemlerin hiçbiri gerçekleştirenlerin kendilerini nispet ettikleri dini topluluklara ya da mensup oldukları etnik unsurlara genelleştirilmedi sadece eyleme başvuran marjinal grupla özdeşleştirildi. Dolayısıyla tepkilerin hedefine yerleştirilenler de sadece bu marjinal gruplar oldu; kullandıkları “mensubiyet” tanımı yüzünden aynı tanımın içine giren geniş kitlelerin geneli sürdürülen karalama kampanyalarından zarar görmedi.
Ama 11 Eylül Olayları’ndan sonra başlatılan yıpratma savaşında, eyleme karışanların marjinal kimlikleri değil özellikle “dini” olarak kullandıkları mensubiyet tanımı öne çıkarılarak bu tanıma dahil edilen kalabalıkların tümü hedefe yerleştirildi. Bu politikanın asıl amacı da bir olay üzerinden bir kimliği yıpratma savaşını planlı ve stratejik bir hale getirebilmek için fırsattan yararlanmaktı.
Batı emperyalizminin böyle bir savaş başlatmasının bizim gördüğümüz kadarıyla iki önemli sebebi vardı: Birincisi: Tarihten gelen kin ve düşmanlık duygularının korunması ve intikam ateşinin bir türlü söndürülememiş olması. İkincisi: Batı’daki inanç boşluğu, materyalist düşüncenin özellikle ruhsal ihtiyaçları karşılayamaması sebebiyle insanların yeni bir arayış içine girmeleri gerçekliğinden dolayı arayış içinde olanların daha çok siyasi ve hukuki boyutu olmayan mistik düşüncelere yönlendirilmesi; hayatın tümünü kuşatan dolayısıyla başta siyasi mekanizma olmak üzere tüm kurumsal yapıları etkileyebilecek nitelikteki İslami bilinçten uzak tutulması. Bundan dolayı İslam’ın bir öcü olarak gösterilmesi ve terörle özdeşleştirilmesi işlerine yarayacaktı. 11 Eylül Olayları’yla birlikte bu konuda önlerine, kaçırmamaları gerektiğini düşündükleri bir fırsat çıkmış oluyordu.
Sürdürülen yıpratma ve karalama kampanyalarının Batı emperyalizminin işine yaradığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Eğer ki bu kampanyalar olmasaydı başta Batı toplumları olmak üzere dünya genelinde yeni arayışların İslam’a yönelmesi ihtimalleri daha güçlüydü.







