Sporun içerisinde ‘Helak olan kavimler’i hatırlatan gerçekler (2)
Bir ülke düşünün, ‘sözde’ de olsa nüfusunun %90’ı Müslüman olarak tanımlanıyor. Halkın çoğunluğunun İslam’la şereflenip Kur’an ve Sünnet’e göre hareket etmesi gerekirken, dini ve kültürel ortak değerleriyle çelişen bir yaşama doğru sürüklenişi söz konusu. Daha da ilginç olanı, bu değişimin kaynağını batıl denilen, siyonist ve haçlı anlayışın hazırlayıp servis edilen, ‘spor’ denen eylem-faaliyetlerde etkili olmaktadır. Bireylerle başlayan bu durum sadece aile yapısını değil, helak olan kavimleri hatırlatacak kadar, toplumu da derinden sarsacak duruma geliyor. İşte o ülke Türkiye, maalesef...
KARDEŞLİK MESAJIYLA BAŞLATILIP
HIRS VE SAPKINLIĞA
DÖNÜŞTÜRÜLEN SPOR…
Ülkemizde 7’den 70’e herkes spor yapsın düşüncesiyle yola çıkıldığında, kız çocukları başta olmak üzere geleceğimiz diye söz ettiğimiz ve nüfusun çoğunluğunu güreş, yüzme, jimnastik, atletizm gibi sayısız spor branşlarında, yarışmacı statüsünde ‘batıl kurallara’ uyma mecburiyetinde bırakılıp, İslam çizgisini (emir ve yasaklarının) dışına çıkılmaya zorlanıyor . ‘Müslümanız Elhamdülillah’ derken, sporcuya diretilen giyim kuşam, ortam vb. durumları öyle olmadığını görmek güç değil. Müslüman gibi düşünüyoruz ama, eylem-uygulamaya gelindiğinde hiç de öyle olmuyor. Spor adı altında bayan ve erkeklerin içine sürüklendiği ‘bataklığı’ kurutmak gerekirken, daha çok çocuğun İslam kültürü, örf ve geleneğinden koparmak için, türlü oyunlar-şeytan aklı devreye giriyor. Bu da toplumumuz içinde ‘tefrika’ olarak tanımlanan fikri ayrılığı, anlaşmazlık, ayrılıkçı bir anlayışın doğması, durum daha da ileri taşınarak, ‘kutuplaşmaya’ varan bir ayrışma. Günümüz sporunda sağlık-sıhhat-sosyalleşme-özgüven şeklindeki yolculuk, yarışmacı-rekabetçi statüye dönüştüğünde, masum ve iyi niyetten uzak, milli ve manevi ‘kirliliğin’ bir parçası oluyor, maalesef…
“TOPLUMSAL AHLAKIN KÖKLERİNE
DİNAMİT KOYMAK”
Bizlerin dünyaya geliş sebebi Allah’a kulluk, dünya ve ahiret mutluluğuna erişmek ise, dinimizin bize yüklediği sorumluluk bilinciyle ekonomik, sosyal, kültürel ve spor hayatımızı gözden geçirmek durumundayız. Sporcunun derece yapma, kazanma hırsına kapılıp dini, ahlaki ve hukuki vb. her yolun ‘mübah-meşru’ görülmesi, kapanması güç yaralar-parçalanmalar meydana getirebilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, insanlığın yok oluşuna kadar varan Nuh as’ın kavmi Ad, Semud, Lut ve Firevun’un yaptığı örnekler var. İlahi mesaj bu denli açık ve netken, ‘spor’ adı altında çocuk ve gençleri manevi çöküşün içine sürüklemenin hiçbir savunması olamaz, olmamalı da. Sosyal Bilimci Recep Aydın beyefendi, bir önceki yazımızın yorum köşesindeki düşünceleri, akademik bakış açısıyla süreci o kadar açık/net özetliyor ki; “Geçmiş kavimlerin helakına zemin hazırlayan en büyük sapmalardan biri, ölçünün kaçması, hazza tapınma ve fıtrata yabancılaşmaydı. Modern spor kültürü de tam olarak bu unsurları beslemektedir. Sporcuların bedenleri, adeta Antik Roma’nın gladyatör dövüşlerinde olduğu gibi, kitleleri eğlendirmek ve sermayeyi büyütmek için metalaştırılmaktadır. İnsanın mukaddes olan bedeni ve ruhu, reyting ve sponsorluk anlaşmalarının gölgesinde hırpalanmakta, fıtri sınırların dışına taşan bir hırsla tüketilmektedir. Kadınların fıtratlarına ve vakarlarına tamamen aykırı, adeta cinsel bir nesneleştirme barındıran kıyafetlerle meydanlara sürülmesi ve bunun bir “başarı” veya “özgürlük” olarak pazarlanması, toplumsal ahlakın köklerine dinamit koymaktadır… Milyarlarca dolarlık bahis ve kumar bataklığı, şike iddiaları, haksız kazanç hırsı ve sadece kazanmaya odaklı acımasız rekabet anlayışı, gençliğin temiz dimağlarını zehirlemektedir…
Eğer şuur kırıntılarıyla kimliğimizi yeniden inşa etmek ve geleceğimizi kurtarmak istiyorsak, bu küresel illüzyonun perdesini aralamak ve fıtrata, ahlaka, vicdana dayalı bir uyanışı başlatmak zorundayız.”
(Haftaya-Beden Eğitimi mi Spor mu?)







