Ne yapıyorsak güzel yapmak zorundayız
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Sanatçı akademisyen Doç. Dr. Mustafa Demirci, “Biz müziği çerez gibi yapmıyoruz. Bizim de kendimize göre ilkelerimiz, duruşumuz, vermek istediğimiz bir mesaj var. Güzellik-estetik hayatımızın her alanında olması gereken bir şeydir. Çünkü Yaratıcıya kendimizi sevdirmek için güzel olmak zorundayız. Ne yapıyorsak güzel yapmak zorundayız” diye konuştu.
Dünyada ve Türkiye’de sıcak gündemler yaşanıyor. Gündemlerle birlikte sıcak havanın da etkisiyle insanlar bunalmış durumda. Güzel haberlere ihtiyaç duyulan bugünlerde Rabbimizden ülkemizi afetlerden felaketlerden korumasını diliyoruz. Değerli okuyucularımız bu hafta yoğun gündemden uzaklaşıp ferahlığa vesile olsun, sıcak havalarda bir serinlik oluştursun niyetiyle röportajımızı ülkemizin yetiştirdiği bir sanatçımızla gerçekleştirdik. Değerli sanatçı akademisyen Doç. Dr. Mustafa Demirci ile Musiki ve Medeniyet üzerine konuştuk. Yangınların sönmesi yaraların tez vakitte sarılması duasıyla sizi röportajımızla baş başa bırakıyoruz.
Sanat hayatınız nasıl başladı?
Biraz klişe olacak ama “Sanatçı doğulur sanatçı olunmaz” diye bir söz vardır. Allah bir takım yetenekleri doğuştan insanlara lütfediyor. Özellikle ses üzerine bir sanat ile meşgulseniz, güzel bir ses ve iyi bir kulağınızın olması lazım. Yani duyduklarınızı ve duyurduklarınızı kontrol edebiliyor olmanız gereklidir.
Dolayısıyla ben küçüklüğümden itibaren sese karşı çok duyarlı biriydim. Çevrem ve ailemdeki bilhassa babam, amcalarım ve dedelerim olmak üzere hafızların içerisinde büyüdük. Onların okumaları, icraları benimde küçüklükten hafızamda yer aldı.
3-4 yaşlarında iken İhlas suresini okuyabiliyordum. Babam sürekli olarak bana bir şeyler okutmaya çalıştırırdı. “Şunu da oku bakayım, bunu bi dene” derdi. Ve okutturmayı başarırdı da. Sonrasında ise bu okumalar sizin yeteneklerinize dair bir farkındalık oluşturuyor. Küçükken, babamın bana bir şeyler okutmak istemesinden rahatsız olurdum. Hatta beni zorlardı. Ama o okumaların benim sahne performansıma ne kadar olumlu etki ettiğini geç de olsa anladım. Büyüklerimiz bir şey yaparken bilerek veya bilmeyerek bizim lehimize hayrımıza yapıyorlar.
Sanata olan ilgim, ilkokulda dinlediğim eserlerle pekişti. O dönemler sadece kendi aile çevremizde ve camilerde dinlediğimiz ilahiler vardı. Radyoda ise inanç dünyasına dair şeyler dinlerdik.
1990’lı yıllarda ezgilere ve ilahilere yoğun bir ilgi vardı. Ama sonrasında ise bu ilgi kayboldu. Bunun sebebi sizce nedir?
Doğrususu bunun cevabını bir çırpıda vermek mümkün değil. Özellikle akademik alana yöneldikten sonra bazı çalışmaların istatistiksel verilere dayanması gerektiğini düşünüyorum. Ama ilk etapta bizim albümleri yapmaya başladığımız dönemi bizzat yaşadığım için rahatlıkla anlatabilirim.
Fakat şunu da ilave etmek istiyorum, buna rağmen içinde koşturduğum dönemde yaptığım çalışmaların ne kadar yaygın ve etkili olduğunu ancak 10 yıl sonra fark edebildim. Yani o dönem içindeyken kavrayamadığımı itiraf edeyim.
Şöyle bir şey var: Bizim yaşadığımız dönemde çok bileşen vardı. Yani olayı sadece müzikal bir çalışma olarak ele alıp, değerlendirmek konuyu eksik bırakır. Diğer bileşenlerden de bahsetmek lazım.
O dönem belli siyasi gelişmeler vardı. Halk bu gelişmelerden yoğun olarak etkileniyordu. Yeni fikirler, yeni kitaplar, okuma alışkanlıklarının artıyor olması, kendi değerlerinin farkındalığı konusunda bir artışın olması, Anadolu halkının üniversiteli olmaya başlaması, İslam coğrafyasında yaşanan hadiseler (İran devrimi, Afganistan’da Müslümanlara karşı yapılan savaş, Filistin ve Cezayir’de yaşananlar). Biz ise sadece bunun sanat boyutunu ele alıyoruz. Biz bu duyguları yoğun olarak yaşadık. Ben üniversite son sınıfta iken Kayseri Yahyalı’da Afganistan için tiyatrosu gösterisi düzenlemiştik. Yardım parası toplanmıştı. Altınlarını getirenler dahi oldu.
Kendi çalışmalarım için söyleyemem ama Ömer Karaoğlu, Eşref Ziya Terzi gibi isimler ve onun öncesinde de yine başka arkadaşlarımızın “Ezgi” adı altında başlattığı çalışmalar sanata olan bu duyarlılığın yansımasıydı. Bu yansıma devam ederken başta ben de “Davetim O’nadır”, “Yitik Sevda” gibi eserler yaptım. Mehmet Emin Ay hocam ile yaptığımız “Umut Kuşum” bu eserlerdendi. Sonrasında “O’nunla yaşar, O’nunla ölürüm” adlı Arapça bir albüm hazırlamıştım.
Daha sonrasında benim özel ilgi duyduğum tasavvuf müziği ve Türk sanat müziği ekseninde ki çalışmalarımda buna eğilimli bir format ortaya çıktı. Diğer arkadaşlarımız aynı şekilde devam ettiler. Bahsettiğim konjonktür devam ederken, hem özel radyoların açılması hem siyası gelişmelere paralel olarak ciddi bir potansiyele ulaştı. Şunu söyleyebilirim ki, gittiğimiz konser salonları insanları almıyordu. İçerde olduğu kadar dışarıda da insan kalıyordu. Bizler de o zamanlar çok güzel çalışmalar yapmadık diyemeyiz. Müzikal anlamda baktığımızda pek profesyonel çalışmalar değildi.
Türk Halk müziğinin bir irfan boyutu vardır. Bizim müziğimizde söz önemlidir. Söz her zaman öne çıkmıştır. Sözlü bir müziktir. Son dönemde ortaya çıkan anlamsız çalışmaları bir kenara bırakırsak, bizi besleyen sözlü müzik geleneğidir. Oradaki ifadelerde bu anlamda çok önemliydi. Arkadaşlarımızın söyledikleri de birbirlerimizi tamamlıyordu. ”Bir güneş doğuyor”, ”Bir gün döneceğiz Mekke” gibi sözler.
Biz format olarak Türk sanat ve tasavvuf müziklerine yakın icralar ortaya koyduk. Bunlarda gerçekten çok beğenildi. 1993 yılında özel radyoların açılmasıyla bizim çalışmalarımız çok hususi bir yankı buldu.
Sonraki süreçte ise yaşananlara değinecek olursak ilk şunu belirtmeliyiz ki: Müzik çok canlı bir organizmadır. Eğer yenilenmeyip, gelişmezseniz geride kalırsınız. O kendisini yenileyip devam eder. Ama dünyada gelişmeler çok hızlı yaşanıyor ve çok hızlı gelişiyor.
Benim buna bir sanatçı olarak yetişebilmem çok kolay değil ve biz müziği çerez gibi yapmıyoruz. Bizim de kendimize göre ilkelerimiz, duruşumuz, vermek istediğimiz bir mesaj var. Ayrıca sürekliliği olan şeyler yapmak istiyoruz. Bu süreçte belki kaçırdığımız şeyler olabilir. Ama siz neyi öne çıkarırsanız neyin reklamını yaparsanız toplumda ona ilgi duyuyor. Bizim müziğimiz artık dijital alanlarda gösterilmekte. O alanda ne kadar varlık gösterebilirse o kadar ilgi görecektir.
Sanatçı kimliğinizin akademik kimliğinizi beslediğinizi söyleyebilir misiniz?
Ben, kendimi hiçbir zaman okumaktan ve çalışmaktan ayrı düşünmedim. Sanatçı kimliği dediğimiz şey şayet süreklilik arz edecek ise boyutu ve reytingi ne olursa olsun hâlâ sanat anlamında itibar görüyorsa yaptığımız çalışmalar ve kimliğimiz ben bunu bu bahsettiğimiz çalışmalara borçlu olduğumu düşünüyorum.
Eğer bir güfte veya beste yapacaksanız bunlar klavye marifetiyle yapılan şeyler gibi tasavvur edilemez. Kalıcılığı ve sürekliliği yıllar sonra dinlendiğinde hâlâ insanların buna itibar ediyor olmaları için bunu besleyen bir takım değerlerin ve akışların olması lazım. Sanatkâr için bir ilham havuzu hayal edersek bunun içine bilgi, duygu, kültür, eğitim ve yenilik girer.
Salt manada iyi bir okuyucu olmak başka bir şeydir. Mahza iyi bir sesiniz olur. Onu besleyen kaynaklardan mahrum olursanız, kalıcı olamazsınız. Sadece bir seslendirici olursunuz. İstediğiniz duygularınızı geçirmek ve kitleleri arkanızdan sürüklemekse (Sanatkârlar böyle kişilerdir) yaptıklarınızın dolu dolu şeyler olması lazım. Akademik çalışmada diğer hepside bunun içinde ki besleyici değerler ve kaynaklardır.
Medeniyet ve musiki ilişkisi hakkında neler söylemek istersiniz?
Medeniyetimizin unsurları içerisindeki en önemli ayağını inancımız oluşturuyor. Yaptığımız müzik açısından bunu söylüyorum. İslam medeniyetinden bahsedeceksek bu unsurlar içerisinde İslam’ı en öne koymanız gerekir. Çünkü diğer bütün unsurları besleyen, yönlendiren ve ilham veren bir değerler bütününü zikretmememiz mümkün değildir.
Osmanlı medeniyeti, Osmanlı’nın İslam’la yoğurduğu bir medeniyettir. Bunun temelinde ise İslam medeniyetinin insan odaklı olmasından yatar. İnsan odaklı olduğu için insana değer katabilecek her şeyi Osmanlı yerli yerince ortaya koymuştur ve bunu besleyecek kaynakları da tek tek oluşturmuştur.
Kültür-sanat bunun içerisinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Sanat anlayışını şekillendiren de yine Osmanlı’nın hem Türk olarak kendimize ait getirdiğimiz bir takım değerler, besin kaynakları ve bir taraftan da inancımızla birleştirdiğimiz sanat anlayışımızdır.
Burada İslam’ın estetiğe verdiği önemi bir ana cümle ile ifade etmeliyiz. Bunu hadis olarak kabul edenler ve etmeyenler de vardır. Ama bir İslam sanatının temel esprisini: “Allah güzeldir, güzeli sever” cümlesi üzerine kurulmuştur. Güzellik-estetik hayatımızın her alanında olması gereken bir şeydir. Çünkü Yaratıcıya kendimizi sevdirmek için güzel olmak zorundayız. Ne yapıyorsak güzel yapmak zorundayız.
İnsandaki estetik duyguları besleyen ortaya çıkaran en önemli sanat dallarından birisi musikidir. Eskiler, musikiyi çok öne almışlardır. Neden böyle yapmışlar? Çünkü insanın kendisini ifade edebilmesi ve karşısındakine duygularını aktarabilmesi için birkaç tane yol saymışlardır. Konuşmak mesela, bir lisan-ı kaldir. Lisan-ı hal ise durumdan anlaşılandır. Bu da bir anlatım şeklidir. Derler ya: ”Halimden bir şey anlamıyorsan sözümden hiçbir şey anlamazsın”.
Bunlardan başka bir de lisan-ı elhan vardır. Musikinin dili. Aslında bizim medeniyetimizin musiki boyutunu bu kadar öne çıkarmasında bu anlayış var. Müzik en etkili anlatım dilidir. Onlar bunu keşfetmişlerdir. Bu yüzden musikişinaslara çok değer vermişlerdir. Özellikle tekkeler toplumun bu ihtiyacına çok büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Musiki, tedavi amacıyla, terapi olarak, insanların ruh dünyasına olumlu tesir etmesi için bile kullanılmıştır. Bu kadar geniş bir etki alanına sahiptir. Zaten Türklerin Şaman kültüründen gelen musiki ile tedavi ve terapi etme geleneği vardır. Bunu zaman içerisinde geliştirmişlerdir. Musiki ile tedavi konusunda birçok kitaplar yazılmış, akademik çalışmalarda yapılmıştır.
Allah, bu titreşimi bizim içimize vermiş. O frekansa dokunulduğu anda her şey hareket ediyor. Bizim medeniyetimiz her şeyi insan yararı için kullanmaya çalışmış.
Eğlenmekte, hayatın bir gerçeği ve parçasıdır. Ama insanlıktan, çığrından çıkmadan yapılmalıdır. Eğlenmekten eğlenmeye fark var. Dinimiz eğlenmeye karşı çıkmıyor ki. Sevinçli günlerimizde, bayramlarımızda, düğünlerimizde, özel ortamlarımızda, meşru dairede eğlenmemiz lazım. Bunun için musikiye ihtiyaç var. Bu durumlarda en çok aranan aslında ritimdir.
Bizim dini duygularımızı besleyici olması bakımından da dini musikiye ihtiyacımız var. Özellikle sufiler bunu keşfetmişlerdir; Mevlana diyor ki: “Musiki ruhların gıdasıdır. Onda Allah’a yakınlaştırıcı bir özellik vardır. Çünkü sevgiliye kavuşturma ümidi barındırır.” Beethoven da benzer bir şeyi söyler: “İlimler içerisinde Allah’a en yaklaştıran ilim musikidir.”
Musikinin, insanlar üzerindeki kitlesel etkisini bilen Batı orijinli endüstriler bize bunu ziyadesiyle ispatlıyor. 3 milyon insanı bir alanda toplayıp, kendi duygularıyla coşturup, yaşam biçimiyle kıyafetiyle hatta sözleriyle etkileyen bir endüstriden bahsediyoruz. Biz ise hala musikinin var olup olmadığı konularını tartışıyoruz. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş.
Dedelerimiz bir medeniyet mefkûresi içerisinde öyle yerli yerinde oturtmuş ki, biz hâlâ onlar hakkında yeterli çalışma yapamadığımızı konuşuyoruz. Tabiiki de, yeniliğe ve gelişime açık olmalıyız. Ama potansiyelimizi bugüne taşıma konusunda yeterli olmadığımızı da itiraf etmeliyiz.
Medeniyetimiz hangi büyük musiki sanatkârlarını yetiştirmiştir?
Osmanlı dönemine baktığımızda Hatip Zâkirî Hasan Efendî var. Özellikle Itri’ye ait bazı eserlerin O’na ait olduğu söylenir. Tekbir’in de, O’nun yazdığını söyleyenler vardır. Ali Ufki Bey, o dönem yetişmiş çok önemli musikişinasları arasında yer alır. Zekai Dede vardır. Sadece o damardan gelen çok önemli musikişinaslarımız vardır. 3. Selim bile makamlar icat etmiş, besteler yapmıştır. Yeni çalışmalarla birlikte Osmanlının her döneminde Hacı Arif Bey’i bunun içerisinde sayabilirsiniz. Son dönemlerimize geldiğimizde Hüseyin Sebilci, Sadettin Kaynak hem Türk müziği hem musiki alanında eserler vermişlerdir. Tek kanatlı değil çift kanatlı hareket etmişlerdir. Son dönemde Kani Karaca vardır. Yaşayan en önemli bestecilerimizden Amir Ateş hocamız vardır.
Yani o kadar çok ki hangilerini sayalım. Ama onların ortak özellikleri hem sanat hem güftelerindeki değer hem de insanlara sunuş biçimleri bakımından belli bir akımı temsil ediyorlar. İnsanı musiki terbiye eder, yönlendirir.
Örnek olarak söylüyorum, başını eğip ney üfleyen ve başını dikip gitara vuran arasında ki fark, birisinin ego şişirdiği diğerinin ise kişiyi iç âlemine bir yolculuğa teşvik etmektedir. Biz açıdan musikimizin terbiye edici yönü itibariyle tekkelerde çok büyük işler başarmışız. Hem manen hem de dışa yansıyan estetik davranışlarla Türk müziğinin bu yönünü ispatlamışız.
Tasavvuf musikisi hakkında neler söylemek istersiniz? Tasavvuf ve musiki arasında nasıl bir ilişki var?
Bir dönem Tekke Musikisi denemediği için rahmetli Ahmet Hatipoğlu hocamızın kullandığı bir isimlendirme. Tasavvuf musikisi aslında bizim dini musikimizin her şeyi. Nasıl bir ilişki kurabiliriz diye baktığımızda düşünce olarak bir ilişkiden söz edebiliriz. Çünkü tasavvuf bir bakış açısıdır. İslam’ı bir yorumlama biçimidir. İnsanın kendi varlığını sorgularken ulaştığı neticeler içerisinde sufilere göre musiki elest bezmine tekabül ediyor. O anki neşeyi yeniden yaşayabilme gayreti. Aslında bütün tasavvuf müziği bu felsefeye dayanıyor.
O yüzden tasavvufun varlık düşüncesi insan eksenli, kul, Allah ve kainat ilişkisi bakımından musikiyi ulvi bir yere oturtuyor. Sesin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Hatta “Varoluş ses ile başlar. Yok oluşta ses ile olacaktır” derler. “Ol” emri de bir sestir, Sur da bir sestir. Ayrıca Kur’an’da ses ile helak edilen kavimlerden bahsedilir.
Günümüzde özellikle yabancıların tasavvuf müziğine ilgisi var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Genellikle Batı müziği, insanların kaslarına hitap ediyor, bunu kabul edelim. Herhangi bir şey dinlediklerinde dans etmeye başlayabiliyorlar. Bu normal bir şey. Herhangi bir figüratif eğitimden geçmemiş bir çocuk bile ritim duyduğundan dans figürleri sergiliyor. Fıtratından olan bir şey.
Batı’nın çoğunlukla bedeni hazlarını ve kaslarını besleyici nitelikte eserler yaptığını görüyoruz. Ama biz tamamıyla insanın iç dünyasına ruhuna dokunan şeyler yapmak istiyoruz. Bizim müziğimizin temel felsefesi bu. Yani aşk mesela, onu anlatırken bile o kadar estetik o kadar insancıl ve tadında bırakan bir yönü vardır. İnsan ruhunu etkileyebilecek yüzlerce farklı makama sahibiz. Batı ise sadece bunlardan çok azını kullanıyor. Ama biz hepsini ince ince işleyebiliyoruz. Bu yüzden onlardan daha çok zenginiz ve bundan ötürü onlar daha fazla etkileniyor.