Yuvarlanıp gidiyoruz!
Başka dillerde böyle bir söz var mı, bilmiyorum, ama bizde var. Üstelik dilimize fena halde yapışmış...
“Ne yapıyorsunuz, efendim?”
“Yuvarlanıp gidiyoruz işte, ne yapalım?”
“Nassınız beyefendi?”
“Nassı ossun be, yuvarlanıp gidiyoruz gözüm!”
“Ne var ne yok hamfendi?”
“Valla iyilik sağlık, yuvarlanıp gidiyoruz işte!”
Hayatı tüm evreleriyle kavramak gibi bir derdi olmayan, olayları, fikirleri algılamak gibi bir tasa taşımayan insan, yaradılış hikmetine uygun bir insanî boyut geliştirip şuur planında zaten yaşayamaz.
Ya ne yapar?..
Tekerlemedeki gibi, yuvarlanıp gider.
Duvara tosladığımız zaman da şikâyete başlarız. Zaten en iyi yaptığımız işlerden biri, yakınmaktır: Ömrümüz parasızlıktan, işsizlikten, eğitim sisteminden, sağlık hizmetlerinden, ekonomiden, politikacılardan, siyasetten, baskıdan, evlilikten, bekârlıktan, çoluk çocuktan, televizyon programlarından, komşulardan, siyasi ve sosyal bölünmelerden yakınarak geçer...
Fakat kendimiz, şikâyetçi olunmayacak bir insan haline dönüşmek için kılımızı kıpırdatmayız. Başkalarını doğrultmaya, düzeltmeye kalkıyoruz, ama biz olduğumuz yerde duruyoruz.
Ne öğrenme cehdi, ne kâinatı kavrama derdi, ne inanç manzumemizin derinine inme merakı...
Güncel olaylar sarmalına dolanmış, yuvarlanıp gidiyoruz!
İnsan düşünmeden edemiyor: Sahi biz miydik, “Gök kubbe çökse mızraklarımızla tutarız” diyecek kadar mağrur Haçlı güruhuna tokat üstüne tokat aşkeden?..
Biz miydik, Akdeniz’i bir “Türk gölü” haline dönüştüren?..
Biz miydik, “Dünya bir padişaha çok, iki padişaha az” diyerek Viyana kapılarında harmanlanan?..
Biz miydik, yeri geldiği zaman imanımıza ve becerimize dayanıp hem kâinata, hem de hayata meydan okuyan?
Bu cesareti, bu cüreti nereden alıyorduk dersiniz? Şimdiki insanımızda neden aynı cesaret, aynı cüret, aynı beceriklilik yok?
Genlerimiz de mi bozuldu?
Genlerimizi bilemiyeceğm, ama biz bozulduk! Cesur, cüretkâr, atak, becerikli, kararlı halimizden eser kalmadı. Ürkek, korkak, pısırık ve beceriksiz hale geldik! Çünkü ninelerimizin ve dedelerimizin cesaret kaynaklarından koptuk.
Bediüzzaman diyor ki: “Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir.”
İspatı ortada: Ceddimizin yaptığı tarih, “kâinata meydan okuma” tarihidir.
Ya bizim yaptıklarımız?
Höt dendiğinde arkamıza bakmadan kaçıyoruz! Otur dendiğinde oturuyor, kalk dendiğinde kalkıyoruz. “Selam dur!” komutu gelirse, hemen selam duruyoruz. Kime? Bilmiyoruz ama olsun: Her ihtimale karşı her istenileni yapıyoruz!
Bize zarar gelmesin de, kime gelirse gelsin!..
Bize dokunmayan yılan bin yaşasın!..
İtle dalaşmaktan, çalıyı dolaşmak evladır!..
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler!
Ya bize dokunmayacakmış gibi yapan yılan bizi sıraya koymuş, önünde- sonunda dokunmaya karar vermişse?..
Ya it kendisiyle dalaşanlardan çok, çalıyı dolaşanları ısırıyorsa?..
Ya ayı, kendisine “dayı” denmesinden hoşlanmıyorsa?..
O taktirde yılanın sizi ısırmayacağını, itin ve ayının size dalmayacağını bilemezsiniz. Belki ısırılma ihtimalini ortadan kaldırmanın yegâne çaresi cesur olmaktır. İtin, kopuğun önünde dimdik durup “sizden korkmuyorum” diye haykırmaktır.
Kaldı ki, it kısmı önce en çok korkanı ısırır!
Şahsen ben kavga etmeyi hiç sevmem...
Dalaştan asla hazzetmem. Ama “teslimiyetçilik”ten de nefret ederim! Ne olursa olsun, insan haysiyetiyle yaşamalı.


