--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Yürek adam” ihtiyacı

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Bugünlerde en büyük ihtiyacımız, her “tecelli” karşısında bocalayan ruhumuzu “teselli” edip diri tutacak şairlerin yanı sıra, Mevlâna ve Yunus’lardır!..

Bize, ruhumuza ruh, yüreğimize yürek üfleyecek gönül erleri lâzım!

Aksi takdirde, “Umut bağladığım grup çöktü, tutunduğum dal kırıldı, her şey bitti” noktasına tıkanır, dirilişi bir daha gerçekleştiremeyiz!

“Grubum çöktü ise hataları vardır”, “tutunduğum dal kırıldıysa mutlaka çürüktür” düşüncesi ekseninde, yeni arayışlara çıkmak lâzım.

Hatırlayalım: Moğol istilâsı sırasında Anadolu çözülmüş, siyaset ise tümüyle çökmüştü. Alpaslan’ın kurduğu, Melikşah’ın ve diğerlerinin yücelttiği Büyük Selçuklu Devleti’nin varlığına kilitlenen umutlar, devletle birlikte tökezlemişti. Gözü ve yüreği kara Moğol çudarları ile çapaçulları hiç bir kutsal ilke tanımıyor, ortalığı yakıp yıkıyorlardı. 

O tarihte Anadolu korkunç bir kâbus yaşıyordu. Bıkkınlık ve umutsuzluk yüreklerde dal-budak salmaya başlamıştı. Herkes başının çaresine bakıyor, insanlar, o zamana kadar üzerine titredikleri kutsal değerleri, hayatta kalabilmek için, gözden çıkarabiliyordu. 

Bu büyük bir çözülme idi. Bu çözülme toplumu git gide bireyselleştirip yalnızlaştırdı. Yalnızlaşma, toplumsal denetimi çökertti. Bu çöküşten de kimi ahlâksızlıklar ve yolsuzluklar fışkırdı. 

Mevlâna ve Yunus’un gelişi işte böyle bir döneme rastlar. Mevlâna irşadıyla, Yunus nefesiyle topluma yeni bir ruh üflediler. Fani iklimlerden çözülmüş yürekleri ebediyet etrafında kenetlediler. İnsanlar yeniden umutlandı, tekrardan dirildi.

Osmanlı’yı doğuran hikmeti o dirilişin içinde aramak lâzım.

Kayı Aşireti’nin (Osmanlı Devleti’ni kuranlar) Anadolu’ya gelişinde aynı rolü bu kez Yesevi’nin müridleri üstlendi. “Alp Erenler” gerek yaşantıları, gerekse söylemleriyle insanlara umut aşıladılar. Ayrıca da aşirete ufuk açtılar. Öyle bir umut ve ufuk ki, sadece dörtyüz civarında silahlı yiğit çıkarabilen bu küçücük aşiret, kendini Peygamber müjdelisi sayıyor, müstakbel Bizans fatihi olma yolunda yürüyordu.

Gerçekten de Doğu’dan Anadolu’ya giren aşiretin Batı’ya, yani Bizans istikametine doğru yürümesi pek çok tarihçiyi şaşırtmıştır. Çünkü Bizans bölgenin “süper devlet”idir. Bu yüzden, küçücük bir aşiretin Bizans taraflarına gitmesi ilk bakışta akıllıca bir strateji gibi gözükmüyor. Ancak sonuçları dikkate alındığında derin mânâlar kazanıyor. Çünkü bu yürüyüş “Feth-i Mübin”in başlangıcıdır.

Yani aslında Kayı Aşireti’nin Doğu’dan Batı’ya, Bizans taraflarına yürümesinde şaşılacak bir şey yoktur. Aşiret “ebedi misyonu”na yönelmiştir. Kayı Aşireti’nin ebedi misyonu “Feth-i Mübin”dir.

Peygamber-i Alişân Efendimizin “Konstantiniye bir gün mutlaka feth edilecektir” şeklindeki müjdesinin aşiret önderlerinin, özellikle de Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’nin yüreğine üfürüldüğü kesindir. Yüreklere fetih muştusunu üfürenlerin başında da Şeyh Edebali gelir.

Bizans’ın üzerine yürümenin, Ahirzaman Peygamberi’nin yüreğine girmek anlamına geldiğini Kayı Aşireti gazilerine eminim onlar anlatmış, tüm aşiret bir “kutsal hedef” etrafında onların telkinleri sayesinde kenetlenmiştir. Kutsal hedef zamanla “Kızılelma”ya dönüşmüş, Kızılelma ise, her an yeni bir fetih müjdesi olarak, yüzyıllar boyu bir toplumun yüreğini tutuşturmuştur. 

Ve İmparatorluktan cumhuriyete geçiş dönemi...

Olaylar öylesine yakıcı, öylesine yıkıcı, ihanetler öylesine üst üste, reçeteler öylesine bir biri ardından, hezimetler öylesine arka arkaya gelmiştir ki, sonunda hem aydının, hem de milletin nevri dönmüştür. 

Kur’an’a dayanan sistemin çökmesi, bazı ard niyetli propagandaların da etkisiyle, haşa, dinin çöküşü gibi algılanmış, bu da müthiş bir şaşkınlık ve korku meydana getirmiştir. 

Milli Mücadele sonrasında yapılan devrimler yeni bir korku ve şaşkınlık kuşağıdır. Din ve tarikatlar üstüne üretilen spekülâsyonlar kimi yürekleri incitirken, kimilerini tümüyle çökertmiş, yürekler yeniden dirilmek için yine cesur bir sese, hakikatli bir nefese muhtaç hale gelmiştir.

O ses çok bekletmeden alemin ufkunda yankılanmıştır: “İ’cazı Kur’anı beyan edeceğim!..” Sesin sahibi Bediüzzaman’dır.

“Yürek Adam”lardan kiminin adı Bediüzzaman, kiminin Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmed Zahid Kotku, Sami Efendi, Gönenli Mehmed Efendi...

Anadolulaşmış yüzlerce isim, dönem dönem, zindanlardan bile topluma “şevk” üfürdüler ve böylece Anadolu’nun yüreğini diri tuttular.

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle