Yemeklerini yer sofrasında yiyen padişah
Bize padişahların ısraf içinde yüzdüklerini, tantanalı bir hayat yaşadıklarını, çatlayana kadar yeyip içtiklerini öğrettiler…
Bu bilgi doğru değil. Avrupalı kralların gösterişli hayatları ile karşılaştırıldığında, bizimkiler “gariban” bile sayılabilir.
Her türlü maddi imkâna sahip olmalarına rağmen ısraftan kaçınmışlar, imkânlarını kendilerine harcamak yerine hayır eserleri vücuda getirmek suretiyle hem geleceğe, hem de ahirete yatırım yapmayı tercih etmişlerdir.
Meselâ bizim padişahlar Avrupalı krallar gibi son derece değerli tâçlar giymez, maddi kıymetleri başlarının üstünde taşımazlardı. Basitçe bir sarık sarar, sadece alın kısmına “sorguç” adı verilen bir broş takarlardı.
Çoğu bunu bile yapmazdı. Meselâ Yavuz Sultan Selim, broş yerine minyatür bir süpürge takar, bununla “milletin hizmetkârıyım” mesajı verirdi. Sultan I. Ahmed ise Peygamber sevgisinin nişanesi olarak, Efendimizin ayak izini (Kadem-i Şerif) sarığında taşırdı.
Batılı kralların kuvvet-kudret alâmeti, gösteri ve gösterişin simgesi olan taç, Osmanlı padişahlarının ise cihad farizasının sembolü kılıçtı. Sırası gelen şehzade tercihan Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuşanıp padişah olurdu.
Taçla kılıç arasındaki fark iki dünya görüşü arasındaki farktı: Avrupalılar gösterinin, gösterişin, şaşaanın, gururun peşinde, Osmanlılar ise kulluğun derdindeydi. Dünyadaki nimetleri, Cennet’teki nimetlerin yansıması olarak görür, ehemmiyet vermezlerdi. Bu yüzden de tevazuu elden bırakmazlardı.
Biraz gösterişli giyinmesini tavsiye eden Sadrazam’ına Yavuz Sultan Selim’in söyledikleri meşhurdur: “Vezirler, sultanlarına şirin göstermek için güzel giyinirler, amma ki benim Sultan’ım (Allah), kulunun kılığına değil, yüreğine bakıyor. Daha kimin için giyineyim?”
Padişah sofrası da mütevazı olurdu. Yemeklerini muhteşem sofralarda değil, yer sofrasında yerlerdi. Sofralarında, Batılı kralların sofralarını süsleyen altın-gümüş kaplar, mücevherlerle süslü bardaklar yer almazdı.
Müslüman olup saraya intisap ettikten sonra Ali Ufki adını alan Polonya asıllı müzikolog Wojciech Bobowski (Sultan III. Murad’ın bir sabah namazına kalkamamasının pişmanlığını diye getiren meşhur “uyan ey gözlerim gafletten uyan” güftesini besteleyen bestekâr), 17. Yüzyıldaki saray âdetlerini anlattığı eserinde, “Padişahın Hasoda’da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını” belirtiyor, ki aynı tarihlerde Avrupa saraylarında yemek öncesi ve sonrası el yıkama âdeti yoktur. İmparatorlar ve imparatoriçeler yemekten sonra ellerini üzerlerine sürerlermiş. Sık banyo yapmadıkları ve “necasetten taharet” kavramını bilmedikleri için de kokarlarmış. “Parfüm” dediğimiz ağır koku, vücut kokusunu bastırma ihtiyacının bir gereği olarak icad edilmiştir.
Bütün Osmanlı tarihi boyunca tek bir kere gösterişli sofra kurulmuş, o da Fatih’in hocası Molla Gürani’nin hışmıyla hemen kaldırılmıştır.
Bu sofranın hikâyesi özetle şöyledir…
Fatih Sultan Mehmed, “feth-i mübin”e en az kendisi kadar yüreklerini ve desteklerini koyan hocalarına, vezirlerine, komutanlarına bir iftar vermek istiyor…
Bu iş için Padişah’ın talimatıyla Vlakerna Sarayı (Bizans imparatorluk Sarayı) kullanılacak ve Bizans sarayında bulunan altın sofra takımları kullanılacaktır…
İftara doğru konuklar geliyor. Hep birlikte sofra odasına geçiliyor. Sofrayı görür görmez, Molla Gürani tuhaflaşıyor. Bakınıyor. Gözleri Ak Şemseddin’le karşılaşınca, başını hafifçe iki yana sallayıp memnuniyetsizliğini belirtiyor. Ak Hoca da hafif tebessüm ederek, Molla’yı onaylıyor. İki derya, boşlukta buluşmuş, kimseye fark ettirmeden bakışlarla anlaşmıştır: Öğrenciye (Fatih’e) bir ders daha verilecektir…
Ezan okunuyor. Sofranın en yaşlısı olarak yemeğe önce Molla Gürani’nin başlaması gerekmektedir; fakat Molla Gürani, kıpırtısız oturmakta, zikrini mırıldanıp tespih şakırdatmaktadır. Dakikalar geçiyor…
Padişah, sofradakilerin en gencidir ve çok acıkmıştır. Önce sabırsızlıkla kımıldıyor. İftar ezanı verildiği halde beklenmesini anlamsız buluyor. Bakınıyor. Nihayet dayanamıyor. Molla Gürani’ye dönüyor: “Efendi Hazretleri, buyurun taam idelum (yemek yiyelim), merak buyrulmasun, soframuzda haram lokma bulunmaz.”
Molla Gürani o zamana kadar sanki bunu bekliyor. Hışımla Padişah’a dönüp azarlar gibi konuşuyor: “Ümmete haram olan Mehmed’e ne zaman helâl oldu? Bu altın sofra neyin nesidir? Sen Bizans imparatorlarına mı benzemeye çalışıyorsun? Bil ki, Bizans’ı bu gösteri ve gösteriş merakı batırdı.”
Padişah ağlamaklı olmuştur. Yine de halis niyetini izaha kalkışmıyor. Sadece sofracılara dönüp beklenen talimatı veriyor: “Kaldırın!”
Altın sini, üzerindeki altın taslarla, tabaklarla, kaşıklarla birlikte kalkıyor. Yerine geleneksel toprak ve porselen çanaklar, tahta kaşıklar geliyor. Molla Gürani ancak ondan sonra, besmele eşliğinde iftarını açıyor.


