Yarın... Yarın ve yarınsız yaşamak...
Her şeyi ertelemeye bayılırız. En çok kullandığımız kelimelerden bazıları şöyle...
“Yarın yaparım”...
“Yarın yazarım”...
“Yarın gezerim”...
“Yarın giderim”...
“Yarın söylerim”...
Ama bir türlü “yarın” gelmez...
Bu yüzden de yazacaklarımızı yazamadan, yapacaklarımızı yapamadan, göreceklerimizi göremeden, sevdiklerimize sevdiğimizi söyleyemeden ölüp gideriz!
Hayatımız hep eksik kalır.
Biliyor musunuz, bendeniz, “Yarın yaparım” dediğim hiçbir işi yapamadım, “Yarın yazarım” dediğim hiçbir yazıyı yazamadım, “Yarın giderim” diye ertelediğim hasta ziyaretine gidemeden ölüm haberi geldi... Beter bir acı hissettim!
Bir önerim var hepinize: Bir gününüzü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın! Bakalım hayat ve kâinat size nasıl görünecek? Bakalım o zaman da baharı ıskalayabilecek misiniz?
“Rûmeli kuzâtından Murâd Mollâ Efendi merhûmun dâ’ire-i ‘aliyyelerinde” yetişen şair Erib Ahmed size ne diyor?
Sorma gubâr-ı hâtır-ı endûh-kârımı,
Gör cevr-i fitne-i hat-ı ruhsâr-ı yârımı...
Bir bülbül-i ne-dîde-gül-i nâle-ülfetim,
Fark eylemem hazân ile vakt-i bahârımı.
‘Ömrü şumâr-ı yek-nigeh-i rûyun eyledim,
Saymam firâkın ile geçen rûzgârımı.
Şairlerimiz her gelişinde baharı fark etmiş ve mısralara dökmüşken, biz kendimizi bile fark etmekten âciz kaldık...
Daha da zoru ve tuhafı anlayamaz hale getirildik...
Erib Ahmed’i, Fuzuli’yi, Baki’yi geçtik, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Mehmed Âkif’i, Hasan Ali’yi, Yahya Kemal’i, hatta Necip Fazıl’ı bile anlayamıyoruz.
Dilimize eski bir mısra takılınca, ya yutkunuyoruz ya da “sözlük” bulmaya koşuyoruz. Sözlük yardımıyla şiirin esrarına vakıf olmak mümkün mü? Her şey bölük-pörçük kalıyor!
Aslında eski şairlerimiz okunamaz değil, biz okuyamaz olmuşuz!
Onlar anlaşılmaz değil, biz anlamaz hale getirilmişiz!
Fuzuli’yi okuyamaz olan ne hayatı okuyabilir, ne baharı... Sanırım bu yüzden biz bahardan bile kaçmaya başladık: Ne büyük talihsizlik!
Bahardan (lâleden, gülden, güzelliklerden) kaçtıkça yeknesaklaştık: Siyasetin değişmez gündemine saplandık: Hayatımız tek konu ekseninde geçiyor.
Oysa tabiatın ve doğal olarak hayatın gündemi bahar...
Pek kimsenin fark etmediği, algılamadığı, “rutin”den sayıp üzerinde düşünmediği en güzelleme...
Nisan ayını ortalıyoruz neredeyse. İstanbul köşe-bucak “lâlezar”... Hayatımızı biraz olsun renklendirmek için İstanbul’a (ve başka şehirlerimize) 15 milyondan fazla lâle dikildi...
Bu durumda kişi başına bir lâle düşüyor. Yani her birimizin bir yerlerde bir lâlemiz var. Ama kendi lâlemizi görmeye ve koklamaya bile gidemiyoruz. Her şeye vakit var, buna yok.
Çoğumuz güzelliklere yürek kapılarımızı kapatmış, kendi çoraklığımızı beslemeye başlamışız.
Nisan’ı ıskalamamak lâzım: Baharı fark etmemek, bana Allah’ın nimetlerini dikkate almamak gibi bir “cürüm” hissi veriyor.
Düşünün: Kudret eliyle Allah, baharı “mevsim” denen vazoya koyup bize sunuyor. Bu vazonun içinde nefis kokulu güller, lâleler, rengârenk çiçekler var. Ama biz sırtımızı o güzellemeye dönüp televizyon seyrediyoruz... Eskiler buna “küfran-ı nimet” (Allah’ın ikramlarını inkâr) derlerdi.
Hayatı fark etmeden, hayatın içindeki değişimleri (örneğin sonbaharın ilkbahara dönüşmesini) algılamadan yaşamak, bir nevi “küfran-ı nimet”tir!
Oysa insan “şükran-ı nimet” içinde yaşarsa, kulluğunun farkında olarak yaşamış olur.
“Artık yarın giderim” demeyin, hayatınızın yarını olmayabilir! Sizin yarınınız gelse bile o zamana kadar lâleniz dayanamayıp solabilir.


