Vakıf devlet, vakıf millet ve Osmanlı demokrasisi
Osmanlı asırlarında devlet ve millet “vakıf” statüsü kazanırken, Avrupa kendi bencilliğinde tükeniyordu.
Bu yüzden Osmanlı Devleti’ne gelen Batılı gezginler, hayretten hayrete düşüyor, Avrupa’ya Osmanlı insanını ve onun devletini örnek gösteriyorlardı.
Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: “Türklerle alışveriş ediniz!”
Hollanda Ticaret Odası’nda oylar eşit çıkınca, Türklerle ticari ilişkisi olan üyenin oyu iki sayılırdı: Türklyerle alış veriş etmek bir imtiyazdı. Zira namus ve dürüstlük abidesiydik.
“Türkler vaatlerine dindarane bir sadakat gösterirler” diyor, Comte de Bonneval.
Mouradgea d’Ohsson ise “Müslüman Türkler yeminleriyle ahitlerine de son derece sadıktırlar” diyerek, “sadakat” nedir bimleyen vatandaşlarına bizi örnek gösteriyor.
Dahası da var: Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamıyorlar…
Bunların arasında özellkle diplomat Comte de Marsigli’nin tespitleri dikkate değer, çünkü Marsigli bir İslam-Türk düşmanıdır. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin insanlara verdiği değerle riayet ettiği insan hak ve hürriyetlerinden bahsetmekten kendini alamıyor. 1732’de La Haye’de yayınladığı hatıratının birinci cildinin 28-29. sayfalarında Osmanlı idaresini öve öve bitiremiyor:
“Tarihçilerimizin hepsi Osmanlı padişahlarının diktatör olduklarını dünyaya ilân ediyorlar. Hâlbuki Osmanlı Devlet sistemiyle diktatörlük arasında en ufak bir bağ yok. Nasıl olsun ki, Padişahın maiyetinde bulunan ve adına ‘Kapıkulu’ denen askeri teşkilatın (yeniçeri ve sipahileri kastediyor) gerek eski padişahlardan kalma kanunlar mucibince, gerekse kendi gelenekleri gereği padişahı tahttan indirebiliyor, zindana bile atabiliyorlar.”
Marsigli, padişahların “diktatör” olmadıklarına dair pek-çok örnek verdikten sonra, yukarıda adı geçen kitabının 31. sayfasına şu hüküm cümlesini yerleştiriyor: “Buraya kadar verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, adı konmamış bir demokrasidir.”
Şimdi de buyurun, M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hâkimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkân yoktur.”
“Osmanlılarda insan en değerli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (İngiliz yazar Th. Thornton, 1807).
Fransız gezgin ve yazar A. L. Castellan’dan son nakil: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hâkim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut Şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Othomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15).
Bu satırlar “Saltanat propagandası” sayılabilir mi? Şundan dolayı sordum ki, Üstad Necip Fazıl, 1954’lerde yayınladığı Büyük Doğu Mecmuası’nın kapağına, Osmanlı arması koyunca, dergi toplatılmış, Üstad, “padişahlık propagandası yapmak”la suçlanarak mahkemeye sevk edilmişti.
Necip Fazıl’ın, yargılama esnasında söyledikleri çok ilginçtir. Kendisini “padişahçı” olmakla suçlayan savcıya şöyle demişti:
“İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var. Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?”
Veminel garaib!


