--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Üç Alilerin idam mangaları: İstiklâl Mahkemeleri

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

23 Nisan 1920’de Ankara’da 115 milletvekilinin katılımıyla açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden biri, “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu çıkarmak olmuştu (29 Nisan 1920).

Görünen maksat, “ülkedeki başıboşluğu ve dağınıklığı toparlayıp düzeni sağlamak”tı, görünmeyeni ise “muhalefeti itaat altına almak”...

Fakat bununla yetinilmeyecek, sadece dört ay sonra, “İstiklal Mahkemeleri” kurulacaktı. Selçuklu ve Osmanlı geleneğinde örneği olmayan bu mahkemenin ilham kaynağı Fransa’da bulunacak, 1793 şartlarında Fransa’da faaliyete geçirilen model, 127 sene sonra Türkiye’ye uyarlanacaktı.

Mahkemelere en büyük muhalefet, Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) beyden geldi…

4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’nu ile kurulan “İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri” ise büyük itirazlarla karşılaştı. 

Kâzım Karabekir, “Islahatı İstiklal Mahkemeleri ile mi yapacaksınız?” diye sorarken, Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa) 26. maddesinin idam hükümlerinin infazını Meclis’e bıraktığını, dolayısıyla bu hüküm değişmeden kanunun görüşülemeyeceğini söylüyordu. 

Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Bey “Kanunun hükümetçe çok geniş yorumlanarak bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini, Cumhuriyet rejiminde hakların her şeyin üzerinde olduğunu ve hak ve hürriyetlerin hükümetin idaresine bırakılamayacağını” söylüyor, Zeki Bey gibi o da “Anayasaya aykırılık” iddiasında bulunuyordu.

Ama egemenler her türlü itirazı susturdular ve hukukdışı mahkemeleri kurdular. Ne de olsa “Devrim kansız olmaz”dı.

İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar, ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu, ama savcı hariç üyelerin hiç biri “hukukçu” değildi. 

Bu da gösteriyor ki, mahkemeler hukuku savunma adına dağil, siyaseten kurulmuştu ve o istikamette görev yapacaktı.

Öyle de oldu: Kapılarının üstünde “Yalnız Allah’tan Korkar” yazan mahkemeler kuruldu. Allah’tan korkmadan binlerce mazluma idam kararı verdi. Ne kararın itirazı vardı, ne temyizi; bu açıdan işleri kolaydı. Sanıkların kendilerini savunmalarına fazla vakit ayrılmıyor, birkaç kişinin idam fermanının imzalanması bazen birkaç dakikaya sığıyordu.

 Zaten mahkeme heyeti, verdiği kararlardan sorumlu değildi, ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumlu tutuluyordu. 

Kararın verilmesi için delile de pek gerek duyulmuyordu. Genel olarak görüntü üzerine karar oluşturuluyordu. Mesela meşhur Kel Ali, idamını imzaladığı genç bir sanığı görünce yakışıklılığından etkilenmiş, dosyasına yeniden bakıp beraat vermiş, “kara-kuru, eciş-bücüş biri olsaydı ikinci kez dosyasına bakma gereği duymayacağını” ve o arada asılmış olacağını alenen söylemişti.

Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu. Hem buna vakit yoktu, hem çoğu gariban takımından olan sanıklarda avukata verecek para yoktu, hem de o devirde böyle davaları üstlenerek mimlenmeyi göze alacak avukat yoktu… 

Kararlar hâkimlerin “vicdani kanaat”lerine göre oluşturuluyordu…

Ah vicdan!

Kararlar o kadar acele ile alınıyor ve infazlar o kadar hızlı gerçekleşiyordu ki, bazen yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olabiliyordu.

“Git derdini Marko Paşa’ya anlat” deniyordu.

Hâlbuki Marko Paşa, çoktan ölmüştü!

Şimdi bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıp, bir bölümü ise hâlâ kilitli kasalarda saklıdır. 

Neyi kimden saklıyorlar, anlamak mümkün değil.

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle