Terör, zaman ve Bediüzzaman
Önce şunu söyleyeyim: Amacı, dayanağı, gerekçesi ne olursa olsun terörün her türlüsü lanetliktir. Hatırlayacaksınız: Ankara Garı’nda canlı bombalar yüz küsur insanımızı ketledip, yüzlercesini yaraladıklarında Batı dünyası böyle bir tepki vermemişti.
“Bana dokunmayan yılan bir yaşasın” havasını sürdürmüşlerdi.
Suriye ve göçmenler konusunda Türkiye’nin tekliflerini de “abartılı” bulmuşlar, kıllarını kıpırdatmamışlardı.
Şimdi ne oldu? Paris vuruldu. Türkiye’nin Ortadoğu politikasının tutarlılığı ortaya çıktı. Adım adım o noktaya geliyorlar...
Ama “bad-el harab-ül basra”, (Basra [yahut Şam] harap olduktan sonra)...
Türkiye’de 40 senedir devam eden bu kan ve kin deryasıyla Avrupa’nın güçlü ülkeleri yeni yeni yüzleşiyor. Önceleri pek ilgilenmezler, “Türkiye’nin sorunu” gibi görürlerdi. Hatta Batılı ülkeler arasında terörü destekleyip besleyenler vardı. Cumhurbaşkanımızın, “Terör bir gün sizi de vurur” uyarılarına kulaklarını tıkamışlardı. Suriye ve Irak gibi terörist üreten ülkelerin sorunlarına eğilmemişlerdi.
Sonra ne oldu peki? Terör Paris’i de vurdu!
Ancak o zaman uyanmaya başladılar. Umarım bu gerçek bir uyanış olur.
Zira Washington’un ikiz kuleleri vurulduğunda da böyle olmuştu: O hızla Afganistan vurulmuş, Irak işgal edilmişti. Sonuç malum: Afganistan da perişan Irak da... Suriye zaten müthiş bin belirsizliğe doğru sürükleniyor.
Göçmenler gidecek ülke arıyor. Fa-kat teröre çözüm sade-dinde söylenenler, dünyanın da-ha korkunç bir terör batağına sürükleneceğinin işaretlerini ve-riy-or. Üstelik bu-nun arkasında denge-siz birkaç terörist değil, “me-de-ni dünya” dediğimiz Amer-i-kan güdümlü dünya bu-lu-na-cak. Amerika vurulduğunda “Haçlı Savaşı”ndan, hat-ta “at-om savaşı”ndan söz edilmişti (Mil-li-yet Gaz-e-tes-i-nin 18 Eylül ta-rih-li manşeti). Şimdi de Fransa’yı yönetenler aynı dili kullanıyor.
Antalya’da toplanan ka-pit-al-ist dünyanın önderleri kanı kan-la yıkayıp te-miz-ley-e-cek-le-ri-ni zan-ne-diy-or-lar.
Bu cin-net dünyayı yıllar sürecek bir kao-sa, kaos son-u-cun-da da fukaralığa sürükleyebilir. Bİlirsiniz işte: “Öfkeyle kal-kan za-rar-la ot-u-rur!”
Görünürdeki sebep ne olursa olsun, terör vicdanların bozulmasıyla or-taya çıkmış bir ol-gu-dur. Kalıcı düzelme de or-a-dan başlamalıdır.
Bu ko-nu-da Bediüzzaman’ın çok önemli bazı tes-pit-le-ri var. Meselâ 1945’lerde yöneticilere hi-ta-ben ka-leme aldığı “Bir hasbihal” başlıklı yazısında şöyle diyor:
“...Elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman, seciyeli (üstün me-ziy-et-le-ri olan) mil-le-tin nesl-i âtisi (gelecek nesiller) seciye-i diniye ve ahlak-ı içtimaiye cihetinde (dini me-ziy-et ve sosyal ahlak) ne şekle girecek?”
Yani, “Siz bu kafayla giderseniz, nesilleri dinden koparmaya devam ederseniz, gelecek nesiller başınıza bela olur” diyor. Çünkü, “...Müslüman başkasına (diğer din mensuplarına) benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalalet-i mutlakaya düşer (ya-ni sapıtır), anarşist olur, daha idare edil(e)mez!”
Her şey çok açık: “Bu tarzınızla geleceğe an-cak bozuk mizaçlar üretirsiniz” diyor, Bediüzzaman. Bozuk mizaçlardan bazıları ise “terörist” olur, kendine de toplumuna da zarar verir.
“Doğru söyleyeni do-kuz köyden ko-var-lar” sözünü hatırlatırcasına, Bediüzzaman’ı, önce Barla’ya sürüyorlar, da-ha son-ra ise kelepçeleyip ce-zae-vine atıyorlar. Ama zin-dan-da da sus-muy-or, haykırıyor...
Yarın inşallah...


