Tarihimize saldırı var!
Türkiye’ye saldırı yalnızca PKK’dan, “Paralel Yapı”dan, IŞİD’den filan gelmiyor, sanatsal yoldan da geliyor...
Pek kimse farkında değil, ama hem dini, hem de milli varlığımıza yönelik büyük saldırılar var...
Tarih bu tür saldırıların odak noktası: Köklerimizi yolup bizi köksüzleştirmeye çalışıyorlar.
Bu iş en yaygın ve etkin şekliyle “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle başladı, “Mahpeyker Kösem Sultan” dizisiyle devam ediyor...
Bitmedi: Bir saldırı da sinemadan geldi...
Adı batasıcanın adı: “Dracula-Başlangıç”...
Belli ki, bu tür saldırılar devamı gelecek...
Peygamber müjdelisi Fatih Sultan Mehmed, bu filmde karalanıp aşağılanırken, Edirne Sarayı’nda Sultan II. Murad’ın ekmeğini yiyerek büyüyen, büyüme sürecinde Şehzade Mehmed’den (geleceğin Fatih’i) ayırt edilmeyen, ama 1456’da Fatih tarafından tayin edildiği “Eflak Voyvodalığı” döneminde Osmanlı’ya baş kaldırarak yediği ekmeğe ihanet eden “Kazıklı Voyvoda” yahut “Prens Dracul” namıyla meşhur, III. Vlad Tepeş yüceltiliyor...
Dünya tarihinin “asil, nazik, dürüst ve insan haklarına riayetkâr” olarak tanımladığı Fatih, bu filmde tam bir gurur âbidesi, güvenilmez bir muhteris ve korkunç bir zalim olarak gösteriliyor...
Buna mukabil, dünya tarihinin, savaş esirlerinin ellerini-kollarını kırdıktan sonra kazıklara oturtup işkenceyle katleden ve bu yüzden “Kazıklı Voyvoda” denilen Vlad Tepeş, sevdiği kadına ulaşmak için çabalayan bir âşık...
Tarih tepetakla! Vicdan yerle bir!
Ve “bizimkiler” sinema salonlarını doldurup bu “iftiraname”yi seyrettiler!
Nitekim “Muhteşem Yüzyıl” da, “bizimkiler” tarafından ağızlar bir karış açık seyredilmiş, bu sorumsuz ilgi, yapımcılarına “Muhteşyem Yüzyıl-Kösem” dizisini çekmek için cesaret vermişti...
Kimsenin para kazanmasına karışmam, ama bu amaç uğruna köklerime saldırı olursa, “durun!” demek insanlık borcumdur!
Tarih içinde Valide-i Muazzama, Valide-i Ula, Sahibet-ül Makam, Valide-i Kebire, Ümmül-Mü’minin (Mü’minlerin annesi) gibi yüce sıfatlar verilen ve halk tarafından çok sevilen Mahpeyker Kösem Sultan, evlatlarını ve devletini korumak için çırpınan bir annedir.
Sadrazam Topal Recep Paşa’ya yazdığı mektuplarında, oğlu Sultan IV. Murad’dan şikâyet etmekte ve onu korumasını istemektedir. Mektuplarının birinde şöyle diyor:
“...heman sıhhat ve afiyette olasuz. Eğer ahvallerden sual olunursa, bi-hamdillahi taalâ şimdiki halde canımız tende olub gice ve gündüz ümmet-i Muhammed’in asude olmasına iştigaldeyüz ve ba’dehu i’lam olunur ki: Arslanım (IV. Murad’ı kastediyor) sabah gider, akşam gelür, ben dahi görmem; sovukdan perhiz itmez (kaçmaz), mizacı girü bozulur, hele oğul olmaya beni helak ideyor; Allah emaneti buldukça (onu gördüğümde) kendüye nasihat idesuz, cansız eşer gider, neyleyüm söz tutmaz, hastelikten kalkmışdır, sovukda gezer: Bunlar (çocukları) bende akıl komadılar; heman vücudları sağ olsun. Hele Yemen’e bir himmetcik görün. Allah ahvalimize mu’in ola; Arslanım’a andım, ben Paşa ile söyleşirim didi, iki göz, bilürsiz, heman sağlıkda olsun”.
Çocuklarının üşütmesinden ve hastalanmasından korkan bir anne portresi: Tıpkı bizim annelerimiz gibi...
Başka bir mektubu yine benzer yakınmalarla dolu...
“Keşke benim sözceğizimi tutup Atmeydanı’nda ciridi kaldursanuz oldukça mantıklı idi. Varsunlar Langa’da oynasunlar. Çünkü benim arslan nice hevesi hatırına gelür, benim aklım gider. Hele bunu eyi manadır diyen asılsız söyler.
“Hemen açmazdan tembih edesuz. Neyleyim şimdiden sonrasında bizim sözümüz anlara acı gelür. Hemen dünyada var olsun. Cümlemize lâzım vücududur. Derdim çoktur, kaleme gelmez. Hele kadir olduğunuz kadar nasihat lâzımdur. Birin tutmazsa birin tutar. Hemen sağlık olsun. Hep olur sonlanmış olur”.


