“Şuur”dan “bilinç”e, “sıra”dan “sürü”ye!
Eskiden “ümmet” kavramı içinde muhteşem bir “şuur” birliğimiz vardı: “Tarikat” ve “cemaat” halinde yaşar, farklı yollardan aynı noktaya yürümenin tadını çıkarırdık...
Sonra tarikatlar kapatıldı, cemaatler dağıtıldı, “dergâh”ların kapısına kilit vuruldu ve hepsinin yerine kaim olmak üzere “Halkevleri” açıldı...
Halkevlerinde aynı kitapları okuyup, aynı nutukları dinleyecek, aynı müzikler eşliğinde aynı şarkıları söyleye söyleye “millet bilinci” oluşturacaktık...
İşe ilkokullardan başlamak lâzımdı. Öyle de yapıldı. Her sabah okulun bahçesinde bizi sıraya soktular. Gırtlağımız patlayana kadar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye yıllar yılı bağırttılar (çok şükür kaldırıldı).
Hesaba göre, bağıra bağıra herkes Türk olacaktı!
Tabii olmadı! Kürtler “Kürt”, Lazlar “Laz”, Araplar “Arap”, Çerkezler “Çerkez”, Arnavutlar “Arnavut” kaldı. Ders kitapları vasıtasıyla kafalarımıza ekilen “Güneş Dil Teorisi” (özetin özeti: Tüm dünya milletleri Türk’tür) masaldan ibaret kaldı.
Netice olarak, “ümmet şuuru”nda birleşen kitleler, “Türklük bilinci”nde çözüldü! Her birimiz kendi yalnızlığımızda savrulduk!
Bugünkü sorunlarımızın temelinde işte bu savrulmanın izleri var: Büyük bir hatanın bedelini ödüyoruz...
Hâlâ çocuklar yağmur altında okul bahçelerinde “sıra” oluyor. Hâlâ bir ağızdan o eski şarkıları söylüyorlar. “Sıra”dan “sürü” çıktığını bir türlü öğrenemedik! “Sürü” olmak başka, “millet” olmak başkadır.
Milletlerin “ortak hedef”i olur, “sürü”lerin olmaz!..
Milletlerin “ortak gaye”si olur, “sürü”lerin olmaz!..
Milletlerin “ortak tarih”i olur, sürü”lerin olmaz!
“Ortak hedef”, “ortak gaye”, “ortak tarih” Osmanlı’nın en büyük gücüydü.
Unutmayın: Gücünüzün büyüklüğünü hedefinizin büyüklüğü belirler!
Dini hedef: “İ’lâyı Kelimetullah”...
Millî hedef: “Kızılelma” şeklinde özetlenmişti.
Bu hedeflere, “ümmet şuuru”ndan beslenen muhteşem bir fedakârlık ve “birlik-beraberlik” anlayışı içinde yürünüyordu...
Biz “sürü mantığı” ile yetiştirildiğimiz için, aynı senkronizasyonu bir türlü tutturamıyoruz...
Bu savrulmuşlukla tutturamayacağız da...
¥
Okul yıllarımız “tek yol”la, “tek doğru” ile şekillendi...
“Atatürk diyor ki”ler kemirdi “farklılık içinde bütünlüğü”müzü!
“Ötekiler”in ne dediğini umursamadık...
Gazali’ler, Rabbani’ler, Sina’lar, Bediüzzaman’lar kelepçelendi!..
Tarihimiz Cumhuriyetle başladı, birikimimiz üç cilde hapsoldu...
“Nutuk yeter!” dediler, gerisini “harf inkılâbı”na kurban ettiler.
“Cumhuriyet/hürriyet” kafiyeleri doldurulmuş (özgürlük geri dursun) beynimize, laiklik nutku eşliğinde “uzanan elleri kırıp dilleri koparmaktan” söz eden büyüklerimizi dinleye dinleye eğitimimizi tamamladık.
Sonunda “aydın”-maydın, “Profesör”-mrofesör, “yazar”-mazar, “akademisyen”-makademisyen, “siyasetçi”-miyasetçi olduk gerçi, ama “adam” olmaya, hele de “millî ve yerli” olmaya daha çok var!
“Akademisyen” olduk da ne oldu? Bilimsel çalışmalara atmamız gereken imzayı “PKK tadında bildiri”lere attık!
Allah encamımızı hayreylesin!


