--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Şiirsizlik yalnızlıktır

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Demiştim ya, bu memlekette şair yetişmiyor. Çünkü hem gönüllere şiir ilham eden güzellikleri tükettik, hem de güzelim Türkçemizi üç-beşyüz kelimeye indirgedik…

Güzellikler açısından alabildiğine çoraklaştırılmış bir ülkede, alabildiğine kısırlaştırılmış bir dil ile şiir yazılmaz!..

Oysa bizi bize en içten, en duru, en temiz, en duygusal biçimde şiir anlatabilir.

Şiirsiz dil renksiz gökkuşağı gibidir! Gökkuşağını gökkuşağı yapan renkler olduğuna göre, renksiz hali varlığıyla yokluğunu farksız yapar…

Öyle mi olduk dersiniz?

Bilmem. Bildiğim şu ki, bu ülkede yıllardır şair yetişmiyor. Yetişseydi solda bir Nazım Hikmet, sağda bir Necip Fazıl, dindar camiada bir Mehmed Âkif ve Yahya Kemal yetişirdi. Yok!

Necip Fazıl’dan sonra, sağ cenahta, “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” diyebilen, İstanbul’u hisleriyle buluşturup güçlü mısralara dökebilen bir şair daha gelmedi…

Keza sol cenahta, “Ne güzel şey hatırlamak seni/ bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin/ ve saçlarında vakur yumuşaklığı/canımın içi İstanbul toprağının” mısralarındaki güçlü ritmi yansıtabilen bir Nazım daha çıkmadı...

Hele “yalnızlık” şairleri…

İnsanı yüreğinin en içinden yakalayıp eski bir vapur gibi “Yalnızlar Rıhtımı”na çeken şiirler artık yazılamıyor. 

“Bir ben miyim perişan gecenin karanlığında?..

Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında;

Bütün gece ağladım dalgalar kucağında,

Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.” (Erkin Koray)

Bu durumda meşhur, ama sonsuz yalnız yazarların dilinden kim anlayacak?

Kimse yüreğinizi paylaşmaz…

Hayatı tüm limitleriyle yaşama arzunuzla kimse ilgilenmez...

Kimse “hayat hakkı”nıza saygı göstermez. 

İster istemez, büyük bir kalabalığın ortasında yalnızlığınızı sürümeye başlarsınız. 

Zaten yüreğinin paylaşılmadığı yer, yazarın yalnızlığının başladığı yerdir!

Bu tavır bilinçli bir tavır değildir kuşkusuz, insanlar genelde sevgilerinden, saygılarından dolayı böyle davranırlar. 

Zaten bu yüzden şöhret yalnızlaştırıcıdır…

Yalnızlığınız artar…

O yalnızlıkta mum gibi erimeye başlarsınız!

***

Şöhret sadece büyük bir yalnızlık değil, aynı zamanda da büyük bir haksızlıktır!

Pek çok insanın özgürce kullandığı hakların çoğunu kullanamazsınız…

O kadar ki, kimi zaman özgürce gülemez, kimi zaman özgürce ağlayamaz, bazen özgürce dolaşamazsınız…

Kan kusarken bile kızılcık şerbeti içtiğinizi söylemek zorunda kalırsınız. 

Meşhursanız kendiniz olamazsınız, sizi kendiniz olmaya bırakmazlar!

Belki de bu yüzden “şöhretler dünyası” iğrenç bir maskeli baloya dönüştü: İçi ayrı, dışı ayrı bir avuç insan bir gün içinde âşık oluyor, ertesi gün evleniyor, birkaç saat sonra da boşanıyor!

Şöhrette aradıklarını bulamayan şaşkınlar, aykırılıkta varlık arıyor! 

Ne demiş şair: “Sonuçta derin, ama sessiz bir çığlıktır yaşadığım!”

Derin, ama sessiz bir çığlık!..

Bereket versin kimse duymaz sessiz çığlıklarımızı!

Anlayacağınız, bizim “mutlu” zannettiğimiz meşhurların çoğu birer kırık yürektir... 

Güçlü, iradeli, diri, sağlam, sürekli moralli görünmekten fena halde yorulmuş, olduğu gibi görünememekten bıkıp usanmış birer kırık yürek. 

Bu yüzden seven, sevilen, sevinen, küsen, darılan, barışan, üzülen, kırılan, acı çeken, incinen etten kemikten ve sıradan biri olmak en güzeli.

“Beni olduğum gibi görsünler ve kabul etsinler istiyorum” demişti ünlülerden biri, “yorgun, deli, çocuk, haylaz olma hakkımı tanısınlar. Bu benim yaşama hakkımdır!”

Sonunda anladım ki, gerçek hayat sahnelerde değil, alacakaranlıklarda yaşanır! Bunu da en iyi şairler bilir, şiirler anlatır. 

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle