Ramazan kültür ve kitaptır
Ramazan kitaptır: Çünkü kitapların anası Kur’an bu ayda nazil oldu...
Ramazan kültürdür: Çünkü mukabele, mahya, fitre, sadaka, teravih, mani, sahur davulcusu, iftar misafirliği gibi, kendine has ritüelleri vardır...
Ramazanı bunlardan ayırdığınız zaman, “medeniyet” boyutunu ıskalamış olursunuz.
Ne hikmetse bunların üstünde pek kimse durmuyor, sadece oruçtan, teravihten, en çok da “orucu bozan şeyler”den söz ediliyor.
Hele gazeteler ve televizyonlar: Malum gazeteler yine “eski ramazanlar” diyor, malum televizyonlar “Direklerarası eğlence”lerinden bir türlü vazgeçmiyor.
Öyle bir anlatıyorlar ki, sanırsınız, eski ramazanlar eğlenceden ibaretti: İçinden zikir, fikir, şükür, geçmezdi!...
Bazı belediyeler bile böyle algılamış olmalılar ki, “Ramazan eğlenceleri” adı altında yapılan türlü şaklabanlıklara zemin hazırlıyorlar.
Camide teravih kılınırken, avlusunda çalgı-çengi gazel gırla gidiyor!
Sultanahmed Camii’nin dış avlusu “incik-boncuk” ve “yiyecek-içecek” merkezine dönüştü: Sucuk kokusundan ramazana has cennet kokusunu alamıyoruz!
Birkaç yıl öncesine kadar revaklar arasında kurulan “Kitap Fuarı”, “Oku” (Ikra’) ile başlayan kitabı dinin “Ramazan ve cami kültürü”ne daha uygun bir atmosfer oluşturuyordu. Geleneklerimize de uygundu, zira eski ramazanlarda selâtin camilerinin avlusunda “kitap panayırı” kurulur, bir taraftan kitap satılışı yapılırken, bir taraftan da talebe göre kitap istinsah (çoğaltmak) eden hattatlar, doyumsuz bir manzara oluştururdu.
O kadar ki, siz “enderun usulü” teravihinizi kılıncaya kadar, hattatlara emanet ettiğiniz kitabınız kopyalanmış olurdu. Verdiğiniz bir nüsha, birkaç nüsha olarak size geri dönerdi.
Nasıl bir mülâhaza ile bilemiyorum, ancak birkaç yıldan beri “kitap fuarı” Bayezid Camii’nin avlusundaki çadırlara taşındı. Şimdi de Yenikapı’daki alana taşınması düşünülüyor. Kitabı ve kültürü bu kadar “hor” ve “hâkir” gören yönetimlere kitap da küser kültür de...
Sonunda ikisinin birden hışmına uğrarsınız!
•
Eski ramazanlara gelince...
Bendenizin hatırlayabildiğim en “eski ramazan”, 1950’lerde yaşanmış ramazanlardır ki, tek parti döneminin eseri olan fakir Türkiye’nin yoksul sofralarında geçmiştir...
Camilere sadece ramazanlarda imam tutulur, ücreti fukara halkın cebinden ödenirdi. Millet “Ezan-ı Muhammedi”ye hasretti: Çünkü ezan Türkçe okunurdu. Aslı gibi okumaya kalkışan hocalar kelepçelenip karakola çekilir, falakaya yatırılırdı.
Değil şimdiki gibi gazetelerin “ramazan sayfası” yapması, ramazan haberi bile ya hiç yapılmaz ya da “Yarın Müslümanların oruç ayı başlıyor” gibisinden iç sayfalarda birkaç cümle ile geçiştirilirdi.
Bizi bu ramazana erdirene şükür! Mübarek gecelerde yapılan tövbelerle arınıp inşallah pir ü pâk hale gelmiş ruhumuzla karşıladık, ramazanı...
Son ramazanımızmış gibi dolu dolu yaşıyoruz, inşallah...
Her iftarı “büyük cihad” (Efendimiz’in buyruğuna göre cihadın büyüğü nefisle yapılandır), her sahuru neşveli bir bayram, her anı kalbî dua ile Hak Tealâ’ya ulaşıyor ve ulaştırıyoruz.
Hâlbuki yaşamak için en doğru an, yaşanan andır!
Ramazanların en güzeli ise, yaşadığımız ramazandır.
Çünkü geçmişi geri getirme şansımız yok, sadece anı yaşama şansımız var...
O zaman yaşayalım biz de...
Hadi mübarek olsun.


