Padişahlar eleştirilebilir miydi?
Eleştiri, sağlam siyasetçilerin sigortasıdır...
Bir devletin gücünü anlamak isteyen, halkına verdiği hak ve hürriyetlere, siyasetçinin gücünü anlamak isteyen, eleştiri karşısındaki tavrına bakmalı...
Siyasetçi, eleştiriye ne kadar tahammül ediyorsa o kadar güçlü ve kendinden emin, ne kadar sinirleniyorsa, o kadar zayıftır. Tabii “eleştiri” ile “hakaret”i, yani “tenkit” ile “tezyif”i ayırmak gerekiyor...
Osmanlı’da insanların “tenkit” (eleştiri) hakkı var...
Çünkü Osmanlı yönetimine, “hak kuvvette” (günümüzün kuvvetliysen haklısın anlayışı) değil, “kuvvet hakta”dır (haklı olan güçlüdür anlayışı) anlayışı hâkimdir...
Bu prensip, üst makamlarda oturanı değil, haklı olanı üstün yapar.
Hukuk özgürdür: Osmanlı’da padişahlar bile adliyeye karışamaz, gerektiğinde yargılanırlar (Fatih Sultan Mehmed’le Mimar İpsilantı Efendi Davası örneği) ve hattâ mahkûm bile olurlar (hukukun üstünlüğü ilkesi)...
Osmanlı’da padişahlar hükümete sadece tavsiyede bulunabilir, talimat veremezler (Koçi Bey şöyle der: “Vezir-i âzam [yürütmenin başı=Başbakan] müstakil olup umûr-u saltanata [devleti yönetme biçimine] kimse müdahale etmezdi.”)...
Buna da bugünkü adıyla “Kuvvetler ayrılığı prensibi” derler: Demokrasinin özü ve özetidir...
Yani Batı demokrasisi, Selçuklu’dan (Çünkü Selçukluların da demokratik uygulamaları bir haylidir) ve Osmanlı’dan çok şey öğrenmiştir... Öğrene öğrene bugünkü şeklini almıştır... Demokrasinin şekillenmesine katkılarımız vardır.
Şimdi sırası geldi, bugünün adıyla “demokratik uygulama”lara Osmanlı’dan birkaç örnek vereyim...
Örneklerin ilki Yıldırım Bayezid (Peşin hükümleri bertaraf etmek için de hemen belirteyim ki, bu hikâye, Osmanzade Taib’in Hadikat-üs Selatin isimli eserinde anlatılıyor)...
Şimdi kısa bir süre için 1300’lü yıllara gidiyoruz...
Başkent Bursa: Osmanlı tahtında genç padişah Yıldırım Bayezid oturuyor...
Molla Fenari, tekmil Osmanlı Devleti’nin “Müftiil enam”ı, yani Yüksek Mahkeme Başkanı.
Bir dâvada padişahın mahkemeye gelip şahitlik etmesi gerekiyor.
Padişah geliyor. Şahitlik edeceğini söylüyor. Fakat Molla Fenari şu gerekçeyle Yıldırım Bayezid’in şahitliğini reddediyor. İmparatorluk Türkçesiyle diyor ki:
“Terk-i cemaat eyledüğün şuyu’ bulmağılen, şahadetün caiz değildür.”
İmparatorluk Türkçe’sini cumhuriyet Türkçe’sine çevirelim:
“Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden (aksini ispatlayana kadar) şahitliğini kabul etmiyorum.”
Buna karşılık padişahın tavrı, okul kitaplarımızda ya da yukarıda adını andığım kitapta iddia edildiği gibi, “Urun kellesini” tarzında değil, kusurunu gidermek için tedbir almak tarzındadır.
Ne yapmış peki? Gelin onu da aynı kaynaktan okuyalım:
“Hünkâr, saray-ı hümayunları pişgâhında bir camii şerif bina idüb evkaat-ı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.”
Yani, Yıldırım Padişah, sarayının bahçesinde bir cami yaptırmış (bugünkü Yıldırım Bayezid Camii) ve beş vakit namazını bu camide cemaatle kılmaya özen göstermiş.
Özetle demek istediğim şudur: Artık kendi geçmişimizle barışmamız, tarihimize ilim, insaf ve vicdan ölçüsünde yaklaşmamız, geçmişi kötüleyerek günü kurtarma hatasından kurtulmamız lazım.
Çünkü bu temel bir hatadır. Ve bu temel hata, ister istemez bizi başka hatalara sürüklemektedir.
Unutmayalım ki hatalı temeller üstünde abide inşa edemezsiniz. Etseniz etseniz gecekondu inşa edersiniz ki, o da ilk depremde yerle bir olur.
Sanıyorum, hâlâ dirilemeyişimizde, tarihe hatalı bakışımızın büyük rolü var.
Yarın başka bir örnekte buluşup noktayı koyalım inşallah...


