--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Padişaha “şahitliğini kabul etmiyorum” diyen Osmanlı kadısı

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Devir, Sultan Dördüncü Mehmed (“Avcı” lâkabıyla meşhur Padişah) devriydi: Osmanlı Devleti’nin hırpalanmaya başladığı yıllar...

Gün geçmezdi ki, serhadlerden acı haberler gelmesin! Ay geçmezdi ki, Osmanlı Devleti’ne bağlı kalelerden biri daha “nâbeca küffar” eline geçmesin! Vatan ağlıyor, millet ağlıyor, devlet ağlıyordu. Ne var ki, “Şevketlü Sultan Mehmed” maiyeti erkânıyla birlikte Davutpaşa ormanlığında hayal avlıyordu!

Acaba Padişah, sınırlarda olup bitenlerden, kalelerin bir bir yaban ellere geçişinden habersiz miydi?..

Elbette değildi, lakin kalın dalkavuk duvarını aşamıyor, dalkavukların, “İsabet buyurdunuz Hünkârım” şeklinde özetlenebilecek övgülerinde teselli arayıp vicdanını rahatlatıyordu.

Mert ve sert bir sese hem vatanın, hem milletin, hem de padişahın ihtiyacı vardı, ama nerdeee.. O mert ve sert sesi kim verecekti? Hangi babayiğit padişahı düştüğü gaflet uykusundan uyandıracaktı? 

Bereket versin millet bugünkü gibi “kaht-ı rical”de (adam kıtlığı) değildi. En azından, milletin, İstanbul Kürsü Vaizi Himmetzâde Abdullah Efendi’si vardı.

Abdullah Efendi, Sultan Dördüncü Mehmed devri hocalarından bir gönül eriydi. Âlimdi de: O kadar ki, yalnız İstanbul’da değil, neredeyse tüm İslâm âleminde adı, sanı bilinir, sözü, sohbeti dinlenir, kendisine güvenilirdi. Fakat son derece mutsuzdu: Çünkü İslâm’ın bayraktarlığını şerefle yapan koca Osmanlı Devleti çatırdıyordu. 

Bir cuma sabahı padişahın habercisi kapısına dayandı:

“Efendi Hazretleri” dedi, “Padişahımız, zat-ı âlinizi Davutpaşa Camii Şerifi’ne dâvet buyurmaktalar, ‘Gelsün, va’z-u nasihat itsün, irşad olalım” dimekteler. Ne dersüz?”

Abdullah Efendi’nin sabrı çoktan taşmış da, duygu ve düşüncelerini Padişah’a ulaştırmak için çoktan beri müsait bir fırsat kollar olmuştu. Teklifi canına minnet saydı. Padişah’ın gönderdiği dört çekerli at arabasına binerek Davutpaşa’nın yolunu tuttu. 

Cuma sünnetinden sonra hutbeye çıktı. Ağlayarak konuşmaya başladı:

“Ey ümmet-i Muhammed! Devlet sahipsiz kaldı. Şehir ve kalelerimiz bir bir küffar eline geçti. Müslümanın canı, malı, ırzı, namusu pay-mal oldu. Camilerimiz kiliseye döndürüldü. İmdi günahlarımıza tövbe edelim. Secdeye kapanıp, göz yaşlarımızdan yerde çimen bitinceye kadar da ağlayalım. Belki o zaman bağışlanırız.”

Cemaat de ağlamaya başlamıştır. Abdullah Efendi, doğrudan Padişah’a döndü. Gönlünden geçenleri gürledi:

“Hay Padişahım! Nedur bu hay-huy, nedur bu nefs-i emmareye uymalar? Niçün gaflet uykusundan uyanmazsız? Bilin ki, şimdiki zaman avlanma zamanı değil, ağlama zamanıdır!”

Padişah, yüreğini inciten hutbeyi başı önünde sessizce dinledi. Namaz biter bitmez de, adamlarına derhal hazırlanmaları emrini verdi. İstanbul’a döndü. Ordusunun başına geçip bizzat sefere çıktı.

Osmanlı’nın tabii uzantısı olan toplumumuzun bugün de Abdullah Efendi’lere ihtiyacı var. Birbirleriyle kavga eden siyasetçilerimizi, öğrencileriyle kavga eden üniversitelerimizi, halkla kavga eden medyamızı ve kendi kendisiyle kavga eden halkımızı “Kavga zamanı değil, el ele verip memleketi kurtarma zamanıdır” diye uyaracak gür bir sese muhtacız.

Merak etmeyin, bulacağız. Bu toplumda ne dalkavukların nesli tükendi, ne de Abdullah Efendi’lerin...

Dalkavuklar yapabildiği tüm tahribatı yaptılar, artık sıra Abdullah Efendilerde. 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle