Osmanlı Devleti’ni tanımak...
İnsanın kudsiyeti “ete kemiğe bürünmüş” olması değil, “Ahsen-i Takvim” üzere yaratılmasıdır...
Sistem bu çerçevede kurulduğu için, farklı inançlar devlet tarafından da müsamaha ile karşılanmış, her dinden, her ırktan insana “özgürce yaşama” hakkı tanınmıştır.
Osmanlı’nın hayat tarzının kaynağı, kuşkusuz Kur’an’dır. Devlet dâhil, Müslüman hayatlar bu esas çerçeveye oturmuştur.
Osmanlı insanı bir niyetini mutlaka “İnşallah” diye perçinler...
Her işe, “Bismillah” ile başlar...
Her adımını, “Tevekkeltü Alellah” diye atar...
Kızınca, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh...” der...
Hayretini, “Hay Allah!..”, “Allah Allah” ya da “Lailahe illallah” diye ifade eder...
Hayreti derinleşince, “Fesübhanallâh!” çeker...
Haksızlığa uğrayınca, “Hasbünallâh!..” diyerek Allah’a havale eder...
Gözü yılınca da “Neuzubillah!” diyerek yaka silker...
Yani Osmanlı’nın hayreti de, öfkesi de zikir kokuludur. Saraylar, konaklar ve evler âyetlerle süslüdür. Meselâ bugünlerde çokça tartışılan Harem’in giriş kapısının üzerinde “Başkasının evine haberli giriniz ve selâm veriniz” anlamında bir âyet-i kerime yazılıdır.
Büyük salonun (taşlık) duvarları “Ayetel Kürsi” ile süslüdür... Ayrıca hat sanatının çeşitli karakterleriyle yazılmış pek çok hadis duvarları süslemektedir.
Bu hayat tarzını inceleyen Fransız seyyah M. de Thevenot, şunları yazıyor:
“Osmanlılar, çok dindar, çok insancıl, şefkat ve merhamet sahibidirler. Gönülleri dîn gayreti ile doludur. İslâmiyeti bütün cihana yaymayı kendilerine görev bilirler. Birbirleriyle vuruşup dövüşmezler... Bizde sıkça rastlanan düello, onlarda âdetâ bir meçhuldür. Bunun sebebi de çok sevip candan bağlı oldukları dinin, içki ve kumar gibi iki büyük kötülük ve düşmanlık kaynağını kurutan hâkimane siyasetidir.”
Osman Gazi’nin maneviyat önderi ve kayınpederi Şeyh Edebali’yi önce Neşri Tarihi’nden okuyalım:
“...Osman Gazi’nin halkı arasında bir Şeyh-i Aziz var idi: Edebali derlerdi. Gayret Sahibi kimselerdendi. Halkın itimadını almış tüm illerde meshur olmus idi. Dünyası sonsuzdu. Kendine derviş yolun tutarlardı. Hatta derviş deyü lâkap iderledi. Bir zaviye yapıp gelen ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.”
Zaviyede misafir kaldığı bir gecenin sabahında, onu namaza kaldırmaya gidenler, yatağını bozulmamış, kendisini ise ihtiram duruşunda bekler buldular.
Gözleri rahledeki Kur’an’daydı. Kur’an’a saygısından dolayı sabaha kadar ayakta beklemişti. Durumu Şeyh Edebali’ye bildirdiklerinde, Osman Bey’e sordu:
“Neden uyumadın?”
Osman Bey boynunu büktü, içten gelen bir teslimiyet içinde fısıldadı:
“Kelam-ı Kadim karşısında ayaklarımı uzatıp uyumayı içime sindiremedim.”
Rivayete göre, Şeyh, “Kelam-ı Kadim’e duyduğun bu hürmet yüzünden Allah neslini aziz edecek” diyerek, kızını Osman Gazi’ye nikâhlamaya, bu olay üzerine razı oldu.
Ölüm halindeyken, oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı vasiyet de, “Kur’an insanı” kimliğinin hayata son yansıması gibidir:
“Bak oğul, Allah’ın emirlerine aykırı işler işlemeyesin... Bilmediklerini ulemadan sorup öğrenesin... Farklı inançlara mensup olanları hoş tutasın... Zalim olmayasın... Alemi adâletle şenlendiresin... Allah için cihadı terk etmeyesin... İlim ehlini el üstünde tutasın... Ulemaya riayet eyleyesin ki, din işleri nizam bulsun... Askerlerine ve dünya malına gurur getirip doğru yoldan uzaklaşmayasın... Bizim mesleğimiz Allah yoludur, maksadımız İ’la-yı kelimetullahtır. Dâvamız kuru kavga ve cihangirlik dâvası değildir.”
Yalnız Orhan Gazi değil, Kur’an referanslı bu vasiyete bütün Osmanlı hükümdarları bağlı kaldılar. Kur’an’a saygı ve bağlılıkta ise yine Osman Gazi’yi örnek aldılar. Kur’an ilimleriyle uğraşan alimleri daima koruyup gözettiler, baştacı ettiler.
Osmanlı Devleti’ni “ebed müddet” yaparak dünya önderi ve örneği haline gelmesini sağlayan sır, “Kur’an sırrı”dır!..


