Osmanlı demokrasisi
Osmanlı Devleti’ne “demokrasi” demenin garip karşılanacağını biliyorum, ama benden önce bunu söyleyen pek çok Avrupalı tarihçi, asker ve âlim var…
Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça” ve “insanca” bir yönetim temenni etmişlerdir.
İsmin ne önemi var? Önemli olan insanların huzuru değil midir?
“Mutlakıyet” dersiniz, “demokrasi” uygularsınız, “Cumhuriyet” dersiniz, diktatörlük yaparsınız!
Buyurun, meşhur Marsigli, “Osmanlı Devleti adı konmamış bir demokrasidir” diyor. “Mutlakıyet” padişahların “mutlak” olmadıklarına dair pek-çok örnek verdikten sonra kitabının 31. sayfasına şu hüküm cümlesini yerleştiriyor:
“Buraya kadar verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, adı konmamış bir demokrasidir.”
M. Porter, “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir” diyerek onu perçinliyor; “Savaş ya da barışla Osmanlı hâkimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah, Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkân yoktur.”
İngiliz yazar Th. Thornton, 1800’lerde gezdiği Osmanlı Devleti’nin halkla bir bütün olduğunu belirtiyor ve halkın durumunu şu çarpıcı cümle ile özetliyor:
“Osmanlılarda insan en değerli varlık. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?”
Meşhur Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan padişahın yetkilerinin sınırlı olduğunu belirtiyor:
“Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut Şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Othomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15).
Kitabının 28-29. sayfalarında ise bir olaydan bahsediyor:
“Sultan Birinci Mahmud (gerçi yanlışlıkla Üçüncü Osman diye yazmıştır, ama verdiği tarihte Osmanlı tahtında Birinci Mahmud oturmaktadır) hastalığı sebebiyle bir cuma günü camie gidemediği için halk galeyana gelmiş, taşkınlık yapmış, bundan dolayı Padişah’ın hastalığı artmış, buna rağmen ertesi cuma Ayasofya’ya namaza giderek halkı memnun etmeye çalışmıştır.” Yani halk denetim görevi yapıyor. Halk padişahtan değil, padişah halktan korkuyor.
Şimdi de A. Ubicini’ nin yazdıklarına bakalım:
“Osmanlı Devleti şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber, esasına bakıldığı zaman her şeyden önce müesseseleriyle saltanatın tabi olduğu şartlardan ve ondan sonra da dünyanın hiç bir yerinde misli görülmemiş derecede hükümet yetkililerini tadil ve hattâ sınırlandıran örf ve âdetlerinden dolayı yumuşak bir idaredir.” (La Turquie actuelle, 1855 Paris, s.12)…
Şöyle de bir tespit yapıyor:
“Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizliğinden şikayet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşağı bir vaziyette bulunan padişah istediği gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122)
Yarın meşhur Batılı tarihçilerden “Osmanlı Demokrasisi” dersleri…


