“Nü”yü bilmek “Nun”u bilmemek…
“Çıplak” anlamına gelen, Fransızca bir kelimedir. İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği resimlere “nü” denir.
Türkiye’de kaç kişi bilir bunu?..
Çırılçıplak insan resmi çizilmesine zaten karşı olan bir kültüre mensup olanların bilmemesi de zaten normaldir.
Ama bunu bilmemek küçümseme sebebi yapılabiliyor…
“Nun”u bilmeyen bir ressam, “Nü’yü bilmiyor” diye bir makam sahibiyle dalgasını geçebiliyor.
Gelin şimdi kimin neler bildiği konusunu biraz geniş-letelim…
Onlar tıpkı bir Avrupalı gibi heykel yontmasını, heykel vasıtasıyla hayatı ve sanatı dondurmasını biliyor, biz Süleymaniye örneği âbidelerde hayatı ibadete dönüştürme-sini biliyoruz.
Onlar kilise taklidi resimler yapmasını biliyor, biz bü-tün güzelliği ve canlılığıyla tabiatı çinilere geçirip cami duvarlarına taşımasını biliyoruz.
Onlar gördükleri her boş alana mânâsız ve faydasız heykeller dikmesini biliyor, biz “her varlık Allah’ı teşbih eder” inancıyla her alan ağaç dikerek ter temiz yeşillikte hayat bulmayı biliyoruz.
Onlar kilden şekiller yapmasını biliyor, biz ebediyetin simgesi olan mezartaşlarını gergef gibi işlemesini biliyo-ruz...
Onlar realizm, sürrealizm gibi Batılı akımları biliyor, biz tasavvuf gibi, hayata renk kattıktan başka ölüm ötesi-ni de aydınlatan sınırsız tefekkürün temel unsurlarını bi-liyoruz.
Onlar Bach’ı, Mozart’ı, Beethoven’i biliyor, biz Itriyi, De-de Efendi’yi, Hacı Arif Beyi biliyoruz.
Onlar Batı tarzı sinemayı, tiyatroyu biliyor, biz ortaoyununu, Karagöz-Hacıvat’ı, Meddahı biliyoruz.
Onlar komünizmi, sosyalizmi, kapitalizmi biliyor, biz İslâmiyeti, Hıristiyanlığı, Museviliği biliyoruz.
Onlar Marks’ın, Lenin’in, Mao’nun, Che Guevara’nın ha-yatını biliyor, dönem dönem birinden birini örnek alıyor; biz Allah’ın peygamberlerini tanıyor, hayatlarını ayrıntıla-rıyla birlikte biliyor ve yalnızca O’nu örnek alıyoruz.
Onlar resitali, konçertoyu, aryayı biliyor, biz Acemaşıran’ı, Rast’ı, Sultaniyegâh’ı biliyoruz.
Onlar natürmortu, peyzajı biliyor, biz tezhibi, minya-türü, ebruyu, çeşmibülbülü, hattı biliyoruz.
Onlar resim dilini, heykel dilini biliyorsa, biz Osmanlıcası Türkçesiyle kendi dilimizi biliyor, beş-altıyüz sene öncesinden kalan temel kültür kaynaklarımızı yazıldıkları şekilde okuyup anlayabiliyoruz.
Kısacası dostlarım, biz öncelikle bizim olanı öğrenme-ye çalıştık. Bizim olanı bilir, bizden olanı sever, kendi kültür ve medeniyetimize saygı duyarız.
İslâm şartını dahi bilmeyenlerin “nü’yü bilmekle hindi gibi kabarması ve bunu bilmeyenleri cehaletle suçlaması ne kadar mânâsız ve mantıksızdır.
İçinde yaşadığımız milletin kahir ekseriyeti de “nü”yü bilmez. Natürmort nedir, gravür nasıl bir şeydir bilmez, Leonardo’yu, Lautrec’i ya da Van Gogh’u tanımaz. Van Gogh’un kulağını kesip, sevgilisine postalamış deli bir ressam oldu-ğundan çoğumuz habersiz yaşarız. Çünkü öğrenmeye vakti olmadı. Çoğumuzun kıraç toprağı ekmekten, sulamaktan, ekini biçmekten, pazara götürüp üç kuruşa satmaktan, zar-zor karnımızı doyurmaktan, çocuklarımıza pabuç parası dü-şünmekten bunları öğrenecek fırsatımız olmadı.
Zatiâlileri öğrendiler de ne yaptılar acaba? Eserleri hangi dünya müzesinde sergileniyor, hangi beynelmilel yarışmayı kazandılar, insana faydalı nasıl bir esere imza attılar?
Bazıları “nü” ne demeye gelir öğrendiler, ama içinde yaşadıkla-rı milletin yapısını bir türlü öğrenemediler.
Hangisi daha büyük eksiklik acaba? İçinde yaşanan milleti öğrenememek mi, yoksa çırılçıplak insan resmine “nü” dendiğini öğrenememek mi?


