Nezaket medeniyetinden kabalık uygarlığına!
Nezaket medeniyetin, kabalık uygarlığın çocuğudur! O kadar ki, gelen bazı twitlerdeki kabalık ve bazı görüşmelerdeki nezaketsizlik içime oturuyor.
Yaşlılara hürmet, çocuklara merhamet kalmadı. Züppelik modernlik sayılıyor: “Sen” yerine “siz” diyeni tebrik edesim geliyor.
Biz böyle kaba-saba değildik…
Zaman zaman alıntılar yaptığım meşhur Avrupalı gezginler Guer, eski insanımızın edeb ve nezaketini şöyle anlatıyor:
“Türklerin pek mükemmel muâşeret (insanlar arası iyi münasebet) usûlleri vardır… Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar...”
Osmanlı Devleti’nde dokuz yıl kalan Fransız gezgin Brayer ise şunları söylüyor:
“Türk halkının üstü başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asâlet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezâket vardır! Konuştukları dil tatlı ve âhenklidir!..
“Sohbet edenlerin ifâdeleri vecîz (Kısa, öz, derli toplu), telâffuzları temizdir! Tebessümlerinde incelik, el hareketlerinde zerâfet ve sâdelik vardır. Bir kaçı aynı anda konuşmaz, biri konuşur, diğerleri dikkatle dinler. Konuşan, sözünü kısa tutar. Birbirlerine karşı hürmetsizlik etmezler. Edebe aykırı söz söylemez, lâubâlî tavırlar sergilemezler. Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riâyet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir.”
Ah nezaket! Artık rastlayamadığımız muhteşem değer…
Düşünün ki, “Filan kitabı okudum” demek hem kitaba, hem muhataba saygısızlık sayılır, “Filan kitabı ziyaret etmek nasip oldu” şeklinde mütevazı bir ifade kullanılırdı.
Zira kitap okumanın, okuyabilir olmanın nasip işi olduğunun farkında idiler.
Osmanlı insanı o kadar nazikti ve kelimeleri öylesine bir özen ve dikkatle seçerdi ki, “yakma” filinin (yürek yangını, ev yangını, orman yangını gibi) kötü çağrışımlarına meydan vermemek için “ocağı yak”,“Işığı yak” yerine, “Ocağı uyandır”, “Işığı uyandır” demeyi tercih ederdi…
“Ocak sönmesi” olumsuz bulunduğundan, “Ocağı söndür” yerine “Ocağı dinlendir” demeyi tercih ederlerdi…
Aynı şekilde, “Lambayı söndür” denmez, “Lambayı dinlendir” denirdi.
“Kapıyı kapat” yerine (Allah kimsenin yürek kapılarımızı kapatmasın) “Kapıyı ört” veya “Kapıyı sırla” ifadeleri kullanılırdı.
Kapıların iç kısmında “kapılar açan, zorlukları gideren, kalplere ferahlık veren” anlamına gelen “Ya Fettah”, kapının dışında ise “Allah korusun” anlamında “Ya Hafız” levhaları asılıydı…
Unutmadan söyleyeyim: Bir pencerenin önündeki sarı çiçek, “Bu evde hasta var, lütfen sessiz olun” anlamına gelirdi. İnsanlar bu mesajı algılar, ille de konuşmaları gerekiyorsa, fısıldaşarak o evin önünden geçer, hatta birkaç dakika durup şifa için dua ederlerdi.
Pencerenin önüne konmuş kırmızı çiçek ise “Bu evde gelinlik çağında kız/kızlar var; evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin” anlamına gelirdi.
Kız istemeye gelindiğinde, damat adayının namaz kılıp kılmadığını sormak nezaketsizlik sayıldığından, belli etmeden pantolonunun (şalvarının) diz kısmında iz olup olmadığına bakılırdı…
Eve gelen misafirin ayakkabısının burnu kapıya dönük şekilde tutulur (şimdi tam tersi yapılıyor), “Misafirliğinizden memnunuz, gitmenizi istemiyoruz” mesajı bu şekilde verilirdi.
Misafire aç olup olmadığı nezaketsizlik sayıldığından, gelir gelmez kahve ikram edilir, kahvenin yanında mutlaka bir bardak su getirilir, sudan bir yudum aldıktan sonra kahveyi içmişse tok olduğu anlaşılır, yok eğer suyu sonuna kadar içip ondan sonra kahveyi içmişse aç olduğu anlamına gelir, hemen sofra kurulurdu.
Genç erkekler, nişanlılarına ilk buluşma hediyesi olarak ayna verirlerdi: Bu, “O kadar güzel, o kadar hoşsunuz ki, (en yakınlar bile “senli-benli” konuşmazdı) size sizden daha güzel bir hediye bulamadım” demekti.
Eski insanımız Peygamber Efendimiz’e öylesine bir saygı ve sevgiyle bağlıydı ki, onun vefat yaşı olan 63’ü geçmek, “haddi aşmak” sayılır, bu yüzden, 63 yaşını geçmiş birine yaşı sorulduğunda, “Haddi aştık” diye cevap verirdi.
Allah onlara rahmet eylesin, bize de basiret ve nezaket ihsan etsin!


