“Mücâhid-i fisebîl-illâh”
Şu Feth-i Mübin’e bakın...
Molla Gürani savaşın en kanlı yerinde, müritlerinin önünde dalkılıç savaşırken, Ak Şemseddin, boynuna doladığı kefenini fetih bayrağı gibi dalgalandırarak şanlı talebesinin her tereddüdünü tek kelime ile yok ediyordu:
“Alacaksın!”
Bir din borcunu, hattâ vicdan borcunu sürekli hatırlatırken, kimi zaman Peygamber müjdesine sığınmakta, kimi zaman ard arda fetih âyetleri okuyup müridini ve Padişahını yüreklendirmekteydi: “Ha gayret!..”
Gücünü imanından alan ordu, her şeyi maddî menfaat ölçeğine vuran orduyu yendi, imparatorun gerçekten takdire değer savunma tedbirleri ile bir çok tarihçinin hayranlığını kazanan cesareti semeresiz kaldı. İmparator maktul düşerken, şanlı ordu, şanlı Padişahının arkasında Topkapı’dan “Ümmü dünya’ya (Osmanlılar İstanbul’a “Dünyanın anası”anlamında “Ümmü dünya” da derlerdi) duhul eyledi.”
Fetihten hemen sonra, Fatih’in ricası üzerine Hocası Ak Şemsüddîn’in askere hitaben yaptığı kısa konuşma, fethin amacı açısından ebediyen hatırlanması gereken mesajlar içeriyor: “Ey gaziler! Bilin, âgâh olun ki, cümleniz hakkında Âhirzaman Peygamberi ol Server-i Kâinat Efendimiz Hazretleri, ‘Onlar ne güzel askerdir’ buyurmuştur. İnşallah cümlemiz mağfuruz. Fakat gaza malını israf etmeyüb Konstantiniye içinde hayır ve hasenata sarf ve Padişahınıza itaat ve muhabbet ediniz...”
Şanlı talebesinin başına “iki çatal ablak sorguç”u takıp sözlerini tamamlıyor: “Bütün Âl-i Osman’ın âb-ı rûyu (şerefi, namusu, haysiyeti) oldun. Heman mücâhid-i fisebîl-illâh ol!”
Ezeli hasret, ancak o hasretin kaynağında dinebilirdi; bu yüzden Konstantiniye’ye giren Fatih’in ilk durağı Ayasofya’dır. Ordu sokak aralarında son mukavemeti kırarken, Fatih, yerli halkın çiçek yağmuru, alkışları ve dervişlerle askerlerin bir ağızdan tekbirleri arasında Ayasofya’ya geldi. “Kilise” kimliğinden soyunmaya hazırlanan Ayasofya’nın içi gibi avlusu da doluydu. O andan itibaren “Roma İmparatoru” sıfatını da taşımaya hak kazanan Sultan Mehmed’in Ayasofya avlusuna girmesiyle, başta Patrik olmak üzere herkes ağlayarak yere kapandı. “Sultan, onlara eliyle susmalarını işaret etti. Sükûnet sağlanınca Patrik’e, ‘Ayağa kalk! Ben, Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda, benim gazabımdan korkmayınız’ dedi...” (Belleten, No: 145, 147... Büyük Türkiye Tarihi, c.2., s.448)
Sonra Ayasofya’nın galerilerine girdi, kubbelere çıktı. Her adımda şükrediyor, dualar mırıldanarak yürüyordu. Mutluydu. Nihayet Peygamber müjdesi tahakkuk etmiş, mucize gerçekleşmişti.
Padişah derin bir haz, âdeta huşû içinde Ayasofya’yı dolaşırken, bir yeniçeri, kilisenin en kuytu yerine çekilmiş hem sevinçten ağlıyor, hem de hançerinin ucuyla yerden bir mozaik parçası koparmaya çalışıyordu. Niyeti bir küçük parçayı fethin hatırası olarak saklamaktan ibaretti. Genç Padişah, durumu gördü. Görür görmez yeniçerinin üzerine yürüdü. Kamçıyla vurarak bağırdı: “Bırak! Bu size verip bağışladığımız ganimetlerden değildir. Binalar bize aittir.” (Hammer, s.382)
“Tasvirleri (resim ve heykelleri) örtünüz!” diye emretti yanındakilere, “İlk Cuma namazını burada eda etmek isteriz. O vakte kadar mâbedi namaza hazırlayınız.”
Tarih mirasını korumakta öylesine dikkatli, öylesine titizdi. Oysa bir zamanlar Bizans İmparatoru’nun dâvetiyle Selçuklulara karşı kullanılmak üzere, İstanbul’a gelen Haçlı Ordusu kiliselere kadar her şeyi yağmalamış, hatta Ayasofya’nın kubbesindeki altın haçı sökerek eritmişler ve aralarında paylaşmışlardı. Grandük Notaras bu farkı çok iyi değerlendirdiği içindir ki, “Bizans surlarının önünde Lâtin serpuşu görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih” etmişti. Ve yine bu farktır ki, Bizans ahalisine Feth-i Mübîn bir kurtuluş olarak görünmüş, fetih ordusunu alkışlatmıştı.
Aslında bu fark “istilâ” ile “fetih” arasındaki derin farktır. Birincisinin maksadı sömürmek, yakmak, yıkmak, eritmek; ikincisinin maksadı ise inşâ ve ihyâ etmektir. Bu bakımdan Osmanlılar hiç bir zaman istilâcı olmamış, yani yakıp yıkmamış, tam tersine, girdikleri beldeleri imar ve inşa etmişlerdir. Yerli halkı adâletleri, şefkatleri ve himmetleriyle korumuş, mutlu etmişler, bu sayededir ki, kendilerini sevdirmişlerdir. Osmanlı fetihleri gelip geçici bir heyecan dalgası değil, köklü, kalıcı bir emelin neticesiydi.


